Acı Biber’den…
MART MI DERT Mİ?
Eskiden beri nedendir bilmem, mart ayı dert ayı derler. Havalar soğuktur hâlâ, son karlar yağar, kışlık hazınlar tükenmeye yüz tutmuştur çünkü. Bi kere iç Anadolu’da öndüçleşilerek yapılıp kilerlere dizilen avuca alınan azıcık su serpiştirilerek sulanıp sulanıp yenilen yufka ekmek kulelerindeki yufka ekmekler azalmıştır.
Bu kuru yufkalar, sulanıp çökelekle dürüm dürülüp aşın yemeğin yanına azık edildiği gibi kurusu kırılıp ufalanıp tereyağında kavurulur adına da ‘omaç’ denilen bu kızartılan bazen de yumurta da kırılıp hazırlanan yağlı ekmekler sulanmış yufkanın içine koyulur dürüm yapılır yenirdi de. Ekmekle ekmek mi yenir, demeyin bu dürümler çok lezzetli olur.
Bu yüzden kışın tandırlarda saçta pişirilip kurutularak hazırlanan birçok işlevi olan bu kuru yufkaların azalması mart ayına denk gelirdi hep.
Yufka biterse ne mi olurdu, günlük çörekler bazlamalar pişirilirdi çoluk çocuğa. Ya da kışa soğuğa rağmen tekrar yufka ekmek yapılırdı.
Bunun için sabah erkenden kalkılır, teşt denilen büyük bakır leğenlerde yoğrulan hamurlar, birbirleriyle ‘öndüçleşme, kubaşma ya da imece’ denilen yardımlaşma yoluyla komşu kadınlar tarafından yufka olup incecik açılır saçta pişirilirdi.
Bu yüzden yufka ekmek ön hazırlığı önceden yapılan, tandırlarda hamuru oklava ve ekmek tahtasında açan bir kişi, bir de pişiren en az iki kişiyle yapılırdı, çok yapılacaksa açıcısı iki üç kişi olan zahmetli bir işti, bu yüzden mart’ta yufka bitiyorsa dertti.
Çoğu ailenin ne tandırı ne o kadar çok yufka yapacak unu ne de yardımlaşacağı kişisi olurdu bunlara sahip olmak da bir ayrıcalıktı.
Olmayan zavallılar başkalarının tandırında ya da kendi ilkel sacayaklı ocaklarında taplama denilen bazlamalar pişirirdi.
Durumu daha da iyi olanlar şehir fırınından somun alırdı elbette.
Ne demiştik, martta kilerlerde yufka dizgeleri yarıya iner, çuvallarda bulgurlar azalır, bez ya da tehliz torbalara konulan bakliyatlar tarhanalar birer avuç kalır, yazın güneşte kurutulmuş patlıcan, fasülye sebze kuruları biter, biber ve patlıcan dizgeleri artık sarkmazdı duvardaki çivilerden bitmiş olurlardı çünkü.
Kocaman küplere kurulan turşuların da taneleri iyice azalır suyu kalırdı. Kolay mı beşer, onar horantalı aile nüfusunu beslemek, herkes oğul uşak birlikte yaşayıp giderdi işte, gözü kör olasıca gurbet yoktu pek o vakitler.
Eskiden en büyük bir başka derdi ise martın, hemen herkesin ısınmak ve yemek pişirmek için ocakta ya da sobada kullandığı yakacağın bitmesiydi.
Bu yakacaklar İçanadolu’da yerine ve yöresine göre hayvan gübresinden yapılan tezek, odun, çalı çırpı, mesleğine göre hızar talaşı, varlığına göre kozalak, odun, kömür olurdu ve soğuk kış günleri, uzun kış geceleri boyunca yakılmış ve bitmeye yüz tutmuş olurdu yakacaklar martta. ‘Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır’ sözü boşuna söylenmemiştir bizim oralarda.
Çömleklerde biraz pekmez kalmışsa ya nişastayla ‘hasıda’ yapılır, ya da ‘kar helvası’ yemek için saklanırdı ecicik.
Böyleydi eski martlar. Çocukluğumun martlarının dertleri hem de. Çoğunu ben birebir yaşamadım bu dertlerin ama etrafımızdakiler dertliyse ben de dertlenirdim o küçük yüreğimle. Durumumuz ortahalliydi çünkü rahmetlik babam ve dedem çok çalışkan insanlar olduğu için çok şükür sefil olmazdık.
Bütün bunları artık küçücük kutularda aldığımız krem peyniri dilimlediğim ekmeğime sürüp yerken bir siyah zeytini de ağzıma atarken ilerde onu da bulamayacağınızı düşünerek yutkunup ‘vetturi vezzeytuni’ deyip doğalgazla ısınan evimin sofrasında kahvaltımı yaparken düşündüm.
İnsanoğlu kuş misali işte daha üç gün önce de Viyana’da hindistan cevizi sütü ile yapıldığını oğlumun söylediği krempeyniri ‘sammel’ dedikleri minik kızarmış ekmeklere sürüp yiyorduk çocuklarımla.
İnsanoğlu bildiğin kuş, uçabiliyor işte teknoloji sayesinde ülkeden ülkeye iki buçuk saatte o koca kanatlı kuşlarla.
Ha artık ekmeğin ve peynirin doğallığı sağlıklılığı da fazlaca meçhul, üstelik ülkemde ve dünyada.
Bütün bu yazıyı gıdalara eklenen zararlı katkı maddelerini içeren bir yazıyı okuyunca yazdım.
En masumlarından bir ikisini söyleyim hazır olun, una akışkanlığını veren madde ‘saç kılından’ üretiliyormuş.
Hazır meyve sularına katılan bir madde de viyagra denilen malum ilaca da katılıyormuş, tevekkeli daha anasınıfındaki ilkokuldaki çocuklar mart kedilerine dönüp ondan birbirini dudak dudağa öpüyor, biz de bütün bunlar niye bu kadar erken oluyor diye dert ediyoruz, durum bu.
Mart işte dert. Eskisi mi daha dertti şimdiki martlar mı ona da siz karar verin?
Ekmek fırından, peynir fabrikadan hazır, ocak doğalgaz, bir düğmeye basıp ısınıyor ve yemeğini zahmetsizce pişiriyorsun şimdi. Kolay mı çok kolay ama tabi bir de ederi var, bütün bu kolaylık ve rahatlıkların.
Şimdi de mart ayı dert ayı, faturalar vergiler ve daha neler neler. Artık doğalgaz ve elektrik faturaları toplamda tam bir kira ederi kadar, herkes evinde kirada oturuyor gibi oldu.
Geldiğimiz noktada neredeni biliyoruz, anı da. Nereye? İse meçhul üstüne üstlük bir savaşımız eksikti o da çıktı. Savaşı da Allah kahretsin çıkaranı da.
Bu mart gerçekten de dert, dert yumağı hem de.
Çocukluğumuzun martlarının dertlerinden girdik, söze nerden çıktık gördünüz mü? Günümüzün martları daha mı zor ne?
Dünyanın neresinde olursa olsun savaşın yangını her yeri yakar. Ağzımızın tadı kaldıysa devam kahvaltıya, benim krem peynirli ekmek de ısırıklı yarım kaldı.
Marttır derttir tabi.
Şükran Uçkaç Yargı Sazsızozan
9 Mart 2022
Ankara






















