İnsan, yaralandığı yerden kabuk bağlar fakat kırıldığı yerden susar. Dilin tükendiği, kelimelerin anlam yükünü taşıyamayıp birer birer devrilen sütunlara dönüştüğü o eşikte başlar kırgınlığın sessizliği. Bu, alelade bir suskunluk ya da edilgen bir kabulleniş değil aksine, ruhun içinin sarsıntılarıyla örülmüş, dışarıya geçit vermeyen muazzam bir surudur.
Sözün yerini alan bu sükût, kırılan aynanın parçalarını etrafa saçmak yerine, o keskin şarapnel parçalarını kendi içinde saklamayı seçen gururlu bir mimaridir.
Öfkenin çenesi düşük olur, kırgınlığın ağzını bıçak bile açmaz. Kızgınlık gürültülü ama kırgınlık sessizdir. Bu sessizlik, çoğu zaman söylenmiş bir sözün değil, söylenmemiş binlerce cümlenin gölgesinde büyür. İnsan bazen bağırarak değil, susarak anlatır içindeki yıkımı. Çünkü bazı yaraların sesi çıkmaz, yalnızca insanın bakışından çekilir ışık.
En derin kırgınlıklar, en az konuşulanlardır .Kırgınlık, kalbin kapısını birdenbire kapatmaz. Önce eşiğe bir sessizlik bırakır, sonra insanı kendi içine doğru yavaşça çeker. Belki de insanın en büyük yalnızlığı, anlatacak çok şeyi olduğu hâlde artık anlatmaya değer kimseyi bulamamasıdır.Kırgınlığın sükûtu, konuşmanın anlamsızlaştığı o yüksek tepedir. Oradan bakıldığında söylenmiş tüm sözler birer kum tanesi kadar hafif ve kıymetsiz görünür.
Psikolojide bastırılan duyguların insanın iç dünyasında iz bırakabileceği sıkça vurgulanır. Kırgın insan da çoğu zaman “önemli değil” diyerek aslında en çok önemsediği şeyi saklar. Oysa söylenmeyen acı kaybolmaz, yalnızca biçim değiştirir. Bir gün uzaklık olur, başka bir gün soğukluk, bazen de hiçbir sebep yokmuş gibi görünen bir sessizlik…
Kırgınlığın altında da çoğu zaman öfke değil, görülme ve anlaşılma arzusu vardır. İnsan kendisine yapılan yanlıştan çok, o yanlışın fark edilmemesinden incinir.Kızgın olan karşısındakine hesap sorarken, kırgın olan kendisine soru sorar.
Gerçekten de insanlar çoğu zaman aynı dili konuşup farklı anlamlarda yaşarlar. Birinin şaka diye söylediği söz, diğerinin kalbinde yıllarca yankılanabilir. Birinin unuttuğu bir davranış, diğerinin zihninde tekrar tekrar yaşanabilir. Bu yüzden kırgınlık bazen olayın kendisi değil, olayın insanın içinde bıraktığı anlamdır. İnsan, kendisine söyleneni değil, söylenenin içinde kendisine biçilen değeri hatırlar.
Kırgınlığın sessizliği de çoğu zaman bir cezalandırma değil, bir korunma biçimidir. İnsan, aynı yerden yeniden yaralanmamak için kalbinin pencerelerini kapatır. Fakat kapatılan her pencere dışarıdaki soğuğu engellerken içerideki havayı da ağırlaştırabilir. Bu nedenle affetmek her zaman karşı tarafı aklamak değildir, bazen insanın kendi ruhunu geçmişin ağırlığından kurtarmasıdır.
Kırgınlık, insanın davranışlarına bazen görünmez bir mürekkep gibi işler. Eskisi kadar aramaz, eskisi kadar anlatmaz, eskisi kadar merak etmez. Dışarıdan bakıldığında değişen pek bir şey yoktur fakat içeride bir sandalye boşalmıştır. Kırgınlık, insanın karşısındakinden değil, onunla kurduğu eski hâlinden uzaklaşmasıdır.
Bazen insan “Ben artık kırılmıyorum” der; aslında yalnızca beklentilerini küçültmüştür. Çünkü beklentinin olmadığı yerde hayal kırıklığının da sesi azalır. Bu, iyileşmekle aynı şey değildir. Kalbin bir şeyi ummayı bırakması, o şeyi artık sevmediği anlamına gelmez.
Kırgınlığın en ağır tarafı, insanın bir süre sonra kendi duygularından bile şüphe etmesidir. “Acaba fazla mı büyüttüm?” diye düşünür, “Belki de yanlış anladım” der, “Keşke biraz daha sabırlı olsaydım” diye kendini sorgular. Oysa her duygunun bir sebebi vardır. Önemli olan o duygunun bizi yönetmesine izin vermeden onu anlayabilmektir. Çünkü olgunluk, hiç kırılmamak değil, kırıldığında içindeki cam parçalarını başkasına savurmadan toplayabilmektir. Sessizlik bazen güçtür ama bazen de konuşulması gereken bir yaranın üzerindeki örtüdür.
Ve belki de kırgınlığın sonunda insanın öğrenmesi gereken en büyük şey şudur: Her kırılan şey yeniden eski hâline dönmez, fakat her kırık da çirkin değildir. Kintsugi misali, bazı çatlaklar insanın hikâyesini anlatır.
Kırılgan ruhun sessizliği, incinen ruhun kendi etrafına ördüğü o mermer kozadır. Koza örülmüştür ama içinden bir kelebek mi çıkacaktır, yoksa bir taş mı, bunu zaman gösterir.














