Bazı insanlar, kendi emekleriyle tırmanamadıkları başarı basamaklarını, geçmişin tozlu raflarından ödünç aldıkları ya da uydurdukları hikâyelerle aşmaya çalışırlar.
Ya da siyasi dayılarının sırtlarını sıvazlamasıyla…
Başkalarının alın terini kendi tacına elmas yapanlar, hak etmedikleri makamları işgal ederken; gerçek değer sahipleri, alçakgönüllülüğün sessiz kıyılarında unutulurlar.
Böylece karakterin yerini kibrin, liyakatin yerini kurnazlığın aldığı toplumlarda kader; sırça koltuklarda oturan ehil olmayan ellere teslim edilir. Bu sahte parıltı, ne yazık ki kaçınılmaz bir kaosa ve içten içe çürümeye davetiye çıkarır.
”Boş fıçı çok ses çıkarır; içi dolu olan ise sükûtun ağırlığıyla vakur durur.”
Annemizden miras şık bir masalla daha da derinleştirelim mi temamızı?..
Zamanın tozlu perdeleri ardında, kadim ormanın kalbinde görkemli bir şölen kurulmuştu. En heybetlisinden en narinine kadar tüm hayvanlar; dertleşmek, eğlenmek ve geleceğe dair kararlar almak için bir aradaydı. Ancak neşeli kahkahaların üzerinde asılı kalan, kimsenin dillendiremediği bir soru vardı: Onur koltuğuna kim oturacaktı?
Orman geleneklerine göre bu makam, en yaşlı ve en bilge olana aitti. Lakin o gün her hayvan, dünyanın ilk gününe kendisinin tanıklık ettiğini iddia ediyor; itibar koltuğuna tutkuyla göz dikiyordu. Tartışmalar büyüyünce, dünyanın başlangıcına dair en eski anıyı anlatanın başkan seçilmesine karar verildi.
İlk sözü geyik aldı. Boynuzlarını bir taç gibi göğe kaldırarak mağrur bir edayla konuştu:
“Dünya yaratıldığında gökyüzü ıssız bir karanlıktı. Güneşi, ayı ve yıldızları ellerimle yerleştirdim o boşluğa. Bu onurlu nizamı kuran bendim.”
Orman derin bir sessizliğe gömülmüşken, tilki çevik adımlarla öne atıldı ve kurnazca gülümsedi:
“Geyiğin dedikleri doğrudur ancak bir eksiği var… Gökyüzü o kadar yüksekti ki oraya ulaşmak için devasa bir merdiven gerekiyordu. O merdivenin yapıldığı üç bin yıllık çamın tohumunu toprağa eken bizzat bendim!”
Tilki tam zafer edasıyla yerine geçecekti ki, köşeden yükselen hıçkırık sesleri herkesi durdurdu. Küçük kara kurbağası, gözyaşları içinde sarsılarak ağlıyordu. Hayvanlar hayretle başına toplandılar: “Neden bu kadar kederlisin?” diye sordular.
Kurbağa, yaşlı gözlerini silerek ağır ağır fısıldadı:
“Nice evlatlar, nice torunlar gördüm; zaman hepsini birer birer kucağımdan aldı. Ama kalbimdeki asıl sızı başka… Az önce dinlediklerim bana o eski günleri hatırlattı. Dünya kurulurken, o devasa merdivenin yapıldığı ağacı diken kişi, benim rahmetli torunumun en yakın arkadaşıydı. Onun emeğini duyunca mazinin yükü omuzlarıma bindi.”
Kurbağa sustu. Ormana ağır bir utanç sessizliği çöktü. Kimse kurbağanın kurnazlığını sorgulamadı; çünkü o, yalanı bir adım daha ileriye taşıyarak herkesi kendi silahıyla vurmuştu. Nihayetinde tüm hayvanlar, itibar koltuğunu “en yaşlı” ve “en kederli” görünen kara kurbağasına teslim ettiler.
Sİzce bu masal yabancı gelmiyor bize değil mi?
Bu masal, sahte başarıların ve parlatılmış yalanların nasıl birer otoriteye dönüşebildiğini fısıldar bize. Halk hikâyeleri, zihnimizin kuytu köşelerini aydınlatan birer deniz feneridir. Yolumuzu kaybettiğimizde, hakikat ile illüzyon arasındaki o ince çizgiyi sessizce hatırlatırlar.
Emine Pişiren























