Tarih boyunca, ülkemiz, bulunduğu coğrafyada ve dünya genelinde güç olma yolunda kararlı adımlarla ilerlemiştir. Ancak bu gelişim, çeşitli güçler tarafından sürekli olarak engellenmeye çalışılmıştır. Bazı durumlarda bu engellemeler başarılı olurken, diğerlerinde başarısız kalmışlardır. Yine de dünya, Türkiye’nin ne denli güçlü bir devlet olduğunu her zaman takdir etmiştir. 1900’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşan emperyalist devletler, Türkleri Orta Karadeniz bölgesinde toprak vererek, denizle çevrili ve diğer tarafları da emperyal güçlerce kuşatılmış bir açık hava hapishanesinde tutmayı hedeflemişlerdir. Ancak, Türklerin askeri güçle yenilemeyecekleri ve bağımsızlık arzularının güçlü olduğu planlamadıkları bir gerçekti.
Birinci Dünya Savaşı’ndan gerekli dersleri alan emperyal güçler, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti üzerinde ne zayıf ne de güçlü olma politikasıyla yaralı bırakma stratejisi izlemişlerdir. Winston Churchill’in bu konudaki ünlü sözü de durumu özetler: “Türkiye zayıflarsa sulayın, güçlenirse budayın.” Bu politikaların sonucunda Türkiye, ilk yüzyılında iç ve dış kaynaklı sosyokültürel, ekonomik, vesayet, terör gibi birçok yapay ama zorlu sorunla başa çıkmak zorunda kalmış; bu sorunlarla uğraşırken kalkınma için gerekli politikaları ve stratejileri izleyememiştir. Sonuç olarak, istenilen kalkınma seviyesine ve büyüklüğe ulaşamamıştır.
2019 yılında başlayan pandemi, dünyada yeni bir çağın başlangıcını işaret etti. 2025 yılında geçiş sürecinin sona ereceği ve yeni çağın tam anlamıyla başlayacağı bu dönemde, tüm dünya devletleri kendilerini konumlandırmaya çalışmaktadır. Bu konumlanma, askeri çatışmalar, ekonomik baskılar, kültürel etkileşimler, göç, doğal kaynaklar ve casusluk gibi unsurlar aracılığıyla gerçekleşen tehditlerle dolu çatışmalarla şekillenmektedir. Devletler arasında dağılmalar ve yeni kutuplaşmalar gibi birçok yeni politika ile dünya düzeni yeniden inşa edilmeye çalışılmaktadır.
Türkiye, tarihi birikimi ve stratejik konumu itibarıyla dünya için her zaman önemli olmuştur ve bu önemini korumaya devam edecektir. Bu nedenle, ikinci yüzyılında yani yeni çağda, yalnızca bölgesinde değil, tüm dünyada süper güç olma hedefini gütmelidir. Aksi takdirde, ilk yüzyıldaki yapay gündemler gibi sorunlar nedeniyle kalkınmaya fırsat bulamayacaktır.
Türkiye, diğer devletlerle birlikte başlangıç çizgisindedir ve geç kalma riskiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle, iç cephesini bir an önce güçlendirmesi gerekmektedir. Devlet yönetim sisteminde ve bu sistemi uygulayan üst ve orta kademe çalışanları ile yöneticilerde köklü bir değişim gerçekleştirmelidir. Aksi takdirde, eski çağın mantalitesine sahip bir kadroyla yeni çağda ilerlemek zorunda kalacak ve bu da başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Eski vizyonla yeni çağda başarı elde edilemez.
Yine gelecekler…
Cephenin adı ister ekonomi, ister siyasi, isterse de yargı olsun güçlü bir iç cepheye sahip olunduğu sürece hiçbir güç bizi yenemez.
Kaynakça
Bu çalışma, klasik anlamda bir literatür taraması, derleme ya da ampirik analiz niteliği taşımamaktadır. Metin, doğrudan birincil veya ikincil akademik kaynaklardan alıntı yapma pratiğine dayanmak yerine; yazarın uzun yıllara yayılan düşünsel üretimi, devlet yönetimi alanındaki saha gözlemleri ve kuramsal soyutlama çabalarının bir sonucu olarak ortaya konulmaktadır.
Bu yaklaşım, çalışmanın literatürden kopuk olduğu anlamına gelmez. Aksine metin; siyaset bilimi, kamu yönetimi ve yönetim teorileri alanlarında hâkim olan normatif çerçeveler ile uygulama temelli modeller arasındaki yapısal kopukluğu temel problem alanı olarak ele almakta ve bu kopukluğu aşan bütüncül bir model önermektedir.
Çalışma, mevcut literatürü yeniden üretmek yerine; onun parçalı analizlerini, sınırlı açıklama gücünü ve uygulama düzeyindeki yetersizliklerini aşmayı amaçlayan kurucu bir teorik çerçeve ortaya koyar. Bu yönüyle metin, literatüre bağımlı bir açıklama çabası değil; literatürle eleştirel bir diyalog kurarak onu yeniden tanımlayan ve dönüştüren bir model geliştirme girişimidir.
Dolayısıyla bu çalışma, belirli bir literatürü yorumlayan bir metin değil; belirli bir problem alanına doğrudan müdahale eden ve bu alanda yeni bir teorik zemin inşa eden özgün bir kuramsal yapı olarak konumlandırılmalıdır. Kaynakça bölümünün sınırlı tutulması, bir eksiklik değil; çalışmanın metodolojik tercihi ve kurucu niteliğinin doğal bir sonucudur.















