Bazı şehirler vardır; tarihiyle konuşur, bazıları deniziyle, bazıları da insanıyla… Ama bazı şehirler vardır ki bir nehirle yaşar. İşte Silifke tam da böyle bir şehir. Çünkü Göksu Nehri yalnızca Silifke’nin içinden geçen bir su yolu değildir; bu kentin hafızasıdır, nefesidir, ruhudur.
Torosların eteklerinden doğup Akdeniz’e ulaşan Göksu, Silifke’nin tam ortasından geçerken şehre sadece doğal bir güzellik katmıyor; aynı zamanda ayrı bir atmosfer, ayrı bir kimlik kazandırıyor. Sabah saatlerinde köprüden geçen biri için Göksu’nun dingin görüntüsü başka bir huzurdur. Akşamüstü kıyısında yürüyenler içinse şehir gürültüsünden uzaklaşmanın en doğal yoludur. Silifke’nin ruhunu anlamak isteyen biri önce Göksu’ya bakmalıdır. Çünkü bu nehir, binlerce yıldır bu toprakların tanığıdır. Roma’dan Bizans’a, Selçuklu’dan Osmanlı’ya kadar nice medeniyet Göksu’nun kıyısında yaşam kurdu. Kervanlar geçti, köprüler yapıldı, ticaret gelişti, tarım büyüdü. Bugün bile Silifke’nin bereketli ovaları Göksu’nun taşıdığı hayat sayesinde yeşeriyor.
Ama Göksu’yu sadece ekonomik ya da tarihi yönüyle anlatmak eksik olur. Çünkü nehir aynı zamanda şehrin estetiğini belirliyor.
Türkiye’de birçok şehir betonun arasında sıkışıp doğayla bağını kaybederken, Silifke hâlâ nehirle iç içe yaşayan nadir kentlerden biri. Göksu kıyısında çay içmek, köprü üzerinden gün batımını izlemek, nehir boyunca uzanan kuş seslerini dinlemek… Bunlar büyük şehirlerde parayla satın alınamayacak kadar değerli ayrıntılar. Özellikle ilkbahar aylarında Göksu’nun çevresi bambaşka bir güzelliğe bürünüyor. Su seviyesinin yükseldiği dönemlerde nehir daha canlı, daha güçlü akıyor. Kıyılardaki yeşilliklerle birleşince ortaya kartpostallık görüntüler çıkıyor. Şehre dışarıdan gelenler çoğu zaman aynı cümleyi kuruyor: “Silifke’nin havası başka…”
Gerçekten de başka.
Çünkü burada denizle nehir aynı şehirde buluşuyor. Bir tarafta Akdeniz’in sıcaklığı, diğer tarafta Göksu’nun serinliği hissediliyor. Bu denge Silifke’ye hem doğal hem de kültürel anlamda farklı bir karakter kazandırıyor. Elbette Göksu Deltası’nın önemi yalnızca Silifke merkezle sınırlı değil. Delta, Türkiye’nin en değerli doğal alanlarından biri. Yüzlerce kuş türüne ev sahipliği yapan bu bölge, göç yollarının en önemli duraklarından biri olarak kabul ediliyor. Flamingoların, balıkçılların ve daha nice canlı türünün yaşam alanı olan Göksu Deltası aslında sadece Silifke’nin değil, tüm Türkiye’nin doğal mirası.
Fakat ne yazık ki böylesine büyük bir zenginlik her zaman yeterince korunamıyor. Plansız yapılaşma, çevre kirliliği ve bilinçsiz kullanım zaman zaman Göksu’nun doğal dokusunu tehdit ediyor. Oysa bir şehir için en büyük şans, doğayla birlikte yaşayabilmektir. Silifke’nin elindeki en büyük değerlerden biri de tam olarak budur. Betonlaşmış şehirlerin kaybettiği ruh, burada hâlâ nehrin kıyısında hissedilebiliyor.
Belki de bu yüzden Silifke’ye yolu düşen insanlar burada zamanın daha yavaş aktığını düşünüyor. Çünkü Göksu acele etmiyor. Yıllardır aynı sakinlikle akıyor. Şehrin telaşını da, sevincini de, yalnızlığını da sessizce taşıyor. Bir nehir düşünün… Şehrin tam ortasından geçiyor ama sadece coğrafyayı değil, insanların hayatını da şekillendiriyor.
İşte Göksu böyle bir nehir.
Silifke ise bu nehrin gölgesinde büyüyen, onunla nefes alan bir şehir.
Ve belki de Silifke’yi özel yapan şey tam olarak budur: Modern hayatın karmaşasına rağmen hâlâ doğayla konuşabilen bir şehir olması.
Mehmet GÖKSELLİ
Yardımcı Editör-Yazar-Denetmen














