Evlilik, iki insanın aynı çatı altında yalnızca bir hayatı değil; geçmişlerini, alışkanlıklarını, hayallerini, korkularını ve karakterlerini de paylaşmaya başladığı en hassas ortaklıktır. Bu ortaklık, sevgi kadar sabır, fedakârlık kadar anlayış ve en önemlisi mahremiyet ister. Ne var ki günümüzde birçok evlilik, eşlerin birbirini anlamaya çalışmasından çok, çevrenin sesini dinlemeye başlamasıyla yıpranıyor. Anne-babaların bitmeyen müdahaleleri, akrabaların bitmek tükenmek bilmeyen tavsiyeleri, komşuların yorumları, sosyal medyanın dayattığı kusursuz hayatlar ve herkesin kendisini aile danışmanı sanması… Sonuçta evliliğin merkezinde olması gereken iki kişi, kendi seslerini duyamaz hâle geliyor.
Her evlilikte anlaşmazlık olur. Aynı evde yaşayan iki farklı karakterin zaman zaman fikir ayrılığı yaşaması kadar doğal bir durum yoktur. Sorun, tartışmanın varlığı değildir; sorunun nasıl çözüldüğüdür. Ancak ne yazık ki birçok çift, daha ilk kırgınlıkta çözümü birbirini anlamakta değil, ailelerine sığınmakta arıyor. O andan itibaren mesele artık karı-koca arasında olmaktan çıkıyor; anne, baba, kardeş, hala, teyze ve hatta komşuların da dâhil olduğu geniş bir tartışma alanına dönüşüyor.
İşte en büyük kırılma da burada başlıyor.
Çünkü anne için evladı her zaman haklıdır. Baba, kızının ya da oğlunun üzülmesine tahammül edemez. Kardeşler, kendi pencerelerinden olaya bakar. Herkes iyi niyetle konuştuğunu düşünür ama çoğu zaman söylenen her cümle, eşler arasındaki mesafeyi biraz daha büyütür.
“Biz demiştik.”
“O aile zaten öyle.”
“Sana yakışmıyor.”
“Daha fazlasını hak ediyorsun.”
“Biraz tavrını koy.”
Bu cümleler, belki bir öfke anında söylenir. Fakat evliliğin duvarlarında uzun yıllar yankılanır. Çünkü eşler bir süre sonra birbirlerinin sözlerinden çok, ailelerinin sesini duymaya başlar.
Evliliğin en önemli ilkelerinden biri, sorunların önce eşler arasında konuşulmasıdır. Elbette ağır şiddet, istismar veya hayati tehlike içeren durumlar bunun dışındadır. Böyle durumlarda aile desteği ve resmî kurumların devreye girmesi hayati önem taşır. Ancak günlük kırgınlıklar, iletişim sorunları, ekonomik anlaşmazlıklar ya da karakter farklılıkları, çoğu zaman üçüncü kişilerin müdahalesiyle çözülmez; aksine daha da karmaşık hâle gelir.
Çünkü her anlatılan olay tek taraflıdır.
İnsan, canı yandığında yaşadıklarını kendi duygularının süzgecinden geçirerek aktarır. Karşı taraf orada değildir. Kendini ifade edemez. Dinleyenler de doğal olarak anlatanı haklı görmeye meyleder. Böylece henüz tamir edilebilecek bir kırgınlık, aile büyüklerinin zihninde affedilmesi güç bir kırılmaya dönüşebilir.
Bir başka sorun da “akıl verme kültürü”dür.
Toplumumuzda hemen herkes, evlilik konusunda söyleyecek bir sözü olduğuna inanıyor. Kimi kırk yıllık evliliğini örnek gösteriyor, kimi birkaç komşu hikâyesinden yola çıkarak hüküm veriyor, kimi de kendi yaşadığı acıları başkalarının hayatına ölçü kabul ediyor.
Oysa her evlilik kendine özgüdür.
Bir evde işe yarayan çözüm, başka bir evde daha büyük sorunlara yol açabilir. İnsan karakterleri, ekonomik şartlar, eğitim düzeyi, iletişim biçimi ve yaşanmışlıklar birbirinden farklıdır. Buna rağmen herkes tek bir reçeteyle konuşuyor:
“Boşan.”
“Katlan.”
“Çocuk için devam et.”
“Evine dönme.”
“Biraz sert ol.”
Bu tavsiyeler bazen bir ömür boyu sürecek pişmanlıkların başlangıcı olabiliyor.
Oysa en değerli öğüt, tarafları birbirini anlamaya yönelten öğüttür.
Çünkü evlilik, mahkeme salonu değildir. Kazananı ve kaybedeni olmaz. Bir taraf kazandığını düşündüğünde aslında aile kaybetmeye başlamıştır.
Modern çağın görünmez misafirlerinden biri de sosyal medyadır.
Eskiden evlerin kapısı kapanınca hayat içeride yaşanırdı. Şimdi ise binlerce yabancı insanın hayatı, telefon ekranlarından salonlara kadar giriyor. Başkalarının tatilleri, hediyeleri, sürprizleri, lüks sofraları ve romantik paylaşımları, birçok evde kıyaslamanın fitilini ateşliyor.
“Neden bizim hayatımız böyle değil?”
“Neden bana bunları yapmıyor?”
“Neden onun eşi daha ilgili?”
Oysa sosyal medya çoğu zaman hayatın tamamını değil, seçilmiş birkaç dakikasını gösterir. Gülümseyen fotoğrafların arkasında konuşulmayan problemler olabilir. Mükemmel görünen çiftlerin de görünmeyen yükleri vardır. Fakat insanlar, başkalarının vitriniyle kendi mutfaklarını kıyaslamaya başladığında huzur sessizce evden ayrılır.
Ekonomik sıkıntılar da evliliklerin en büyük sınavlarından biridir.
Geçim derdi arttıkça sabır azalabiliyor. İşsizlik, borçlar, yüksek yaşam maliyeti ve gelecek kaygısı, çiftlerin ruh hâlini doğrudan etkiliyor. Böyle dönemlerde ailelerin maddi veya manevi desteği kıymetlidir. Ancak destek ile yönlendirme arasındaki çizgi çok incedir. Yardım etmek başka, evliliği yönetmeye çalışmak başkadır.
Anne-babaların unutmaması gereken önemli bir gerçek vardır.
Çocuk büyür.
Evlenir.
Kendi ailesini kurar.
O andan itibaren anne-baba olmayı bırakmazlar ama artık yeni kurulan yuvanın yöneticisi de olamazlar. Sevgi devam eder; fakat sınırlar da oluşur. Sağlıklı aileler, bu sınırları saygıyla koruyabilen ailelerdir.
Eşlerin de unutmaması gereken bir gerçek vardır.
Evlilikte “biz” olabilmek, “ben” demekten daha zordur. Bazen susmak yenilmek değildir; anlamaya çalışmaktır. Bazen özür dilemek haklıyken geri adım atmak değil, ilişkiyi onarmayı seçmektir. Bazen dinlemek, konuşmaktan daha büyük bir sevgidir.
Hiçbir evlilik kusursuz değildir.
Mutlu evliliklerin sırrı, hiç tartışmamaları değildir; tartıştıktan sonra yeniden aynı masaya oturabilmeleridir. Çünkü sevgi yalnızca güzel günlerin duygusu değildir. Asıl değeri, zor günlerde gösterdiği dirençtir.
Profesyonel destek almak da artık bir zayıflık değil, olgunluk göstergesidir. İletişim tıkandığında, aynı tartışmalar tekrar ettiğinde veya sorunlar çözülemeyecek kadar büyüdüğünde, alanında uzman bir aile danışmanı ya da ruh sağlığı profesyoneliyle görüşmek, çoğu zaman aile içindeki kırgınlıkların büyümesini önleyebilir. Dost sohbeti değerli olabilir; ancak uzman desteği, bilimsel yöntemlerle tarafların birbirini daha sağlıklı anlamasına katkı sağlar.
Son söz şudur:
Bir evliliği ayakta tutan yalnızca aşk değildir. Saygıdır. Güvendir. Mahremiyettir. Birbirinin arkasından değil, yanında durabilmektir.
Çünkü evlilik, iki kişinin yazdığı uzun bir romandır.
Kalemi başkalarının eline verdiğinizde hikâyenin sonunu siz belirleyemezsiniz.
Mehmet GÖKSELLİ
Yardımcı Editör-Yazar-Denetmen















