Bir zamanlar bu ülkenin ekranlarında aile vardı.
Sofra vardı. Saygı vardı.
“Mahallenin Muhtarları”, “Süper Baba”, “Bizimkiler”…
Bunlar sadece dizi değildi; bu milletin ruhuydu.
“Kaygısızlar”, “Bir Demet Tiyatro”…
Gülerken düşündüren, insanı insan yapan işlerdi.
Sabah çocuklar çizgi film izlerdi.
Öğlen müzik vardı, sanat vardı.
Akşam eğlence vardı, aile vardı.
Peki şimdi ne var?
Silah var.
Şiddet var.
İhanet var.
Uyuşturucu var.
Mafya var.
Ve daha da kötüsü…
Bunların hepsi “normal” gibi sunuluyor.
Bugün ekranlarda suç örgütleri kahramanlaştırılıyor.
Gençlere “güç”ün yolu olarak adalet değil, silah gösteriliyor.
Emek değil, yasa dışı yollar cazip hale getiriliyor.
Sonra soruyoruz:
“Uyuşturucu kullanımı neden artıyor?”
“Gençler neden bu kadar kolay savruluyor?”
Cevap ortada:
Zehir sadece sokakta değil, zihinlerde dolaşıyor.
Ekranda gördüğü hayatı “gerçek” sanan bir gençlik yetişiyor.
Kolay para, hızlı güç, kuralsız hayat…
Bunlar sürekli pompalanırsa sonuç kaçınılmazdır.
Bir de gündüz kuşağı rezaleti var…
Sabah başlıyor, akşama kadar sürüyor.
Bağırış, çağırış, ifşa, dedikodu…
Aile mahremiyeti canlı yayında lime lime ediliyor.
Özel hayat, reyting uğruna teşhir ediliyor.
Bunun adı yayıncılık değil.
Bunun adı toplumsal çürümedir.
Yetmiyor…
Bilgisayar oyunları adı altında çocukların önüne konan içeriklere bakın.
Silahlar, çatışmalar, öldürme üzerine kurulu senaryolar…
Çocuk daha hayatı tanımadan, ekranda “vurmayı” öğreniyor.
Bu gidiş nereye?
Bir zamanlar çocuklar Super Mario oynardı.
Hugo ile eğlenirdi.
Susam Sokağı ile öğrenirdi.
Şimdi ise şiddet, rekabet, yok etme üzerine kurulu bir dijital dünya var.
Açık konuşayım:
Bu içerikler çocuk yetiştirmiyor, zihin şekillendiriyor.
Ve artık kimse sorumluluktan kaçamaz.
Çünkü tablo sadece ekranlarla sınırlı değil…
Ekranlar değişti ama sokaklar da değişti.
Türkiye’de fuhuş arttı.
Eskiden köşe bucak saklanan bu rezalet, bugün utanmadan sokaklara, meydanlara kadar taşmış durumda.
Bazı şehirlerde geceleri değil, gündüz vakti bile açık açık yaşanıyor.
Bu bir “özgürlük” meselesi değil.
Bu bir ahlak çöküşüdür.
Kadın bedeninin meta haline getirildiği, insan onurunun ayaklar altına alındığı bu düzen büyüyor.
Ve daha da korkuncu şu:
Sapıklar çoğalıyor.
Taciz olayları artıyor.
Toplumda güven duygusu kayboluyor.
Bir baba kızını sokağa gönül rahatlığıyla gönderemez hale geliyor.
Bir anne evladını parka tek başına yollamaya çekiniyor.
Bu mu modernleşme?
Bu mudur ilerleme?
Hayır.
Bu, toplumun içine sinsice yerleştirilen bir çürümedir.
Ve bu çürümenin en acı sonuçlarından biri de artık doğrudan hayatın içinde karşımıza çıkıyor:
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan silahlı saldırılar, eğitim kurumlarımızın güvenlik açısından nasıl bir zafiyet içinde bırakıldığını açıkça gözler önüne sermiş, toplumun en temel güven duygusunu derinden sarsmıştır. Okulların içinde yaşanan bu vahşet, ihmaller zincirinin ve yetersiz denetimin acı bir sonucudur; hiçbir gerekçeyle kabul edilemez.
Bu saldırılar, sadece bireysel bir şiddet eylemi değil, aynı zamanda göz göre göre gelen bir felakettir. Saldırganların geçmişi, çevresi ve bu sürece zemin hazırlayan tüm unsurlar en ince ayrıntısına kadar araştırılmalıdır. Suça doğrudan ya da dolaylı şekilde destek veren, göz yuman, gerekli bildirimleri yapmayan ya da ihmali bulunan herkes hukuk önünde hesap vermelidir. Hiç kimse “bilgim yoktu” bahanesinin arkasına sığınmamalıdır.
Devletin ilgili tüm kurumları bu tür olayların tekrar yaşanmaması adına derhal ve kararlılıkla harekete geçmeli; eğitim kurumlarında güvenlik en üst seviyeye çıkarılmalı, ihmali olan görevliler hakkında da gerekli tüm idari ve adli işlemler gecikmeden uygulanmalıdır. Adaletin hızlı, etkili ve caydırıcı şekilde tecelli etmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine ve yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyorum. Yaralılarımıza acil şifalar temenni ediyor, en kısa sürede sağlıklarına kavuşmalarını diliyorum.
Ve bununla da bitmiyor…
Fuhuş, yasa dışı bahis, kumar alışkanlıkları…
Eskiden gizli yürüyen şeyler artık daha görünür, daha yaygın.
At yarışı, iddia, sanal bahis…
Bir zamanlar belli çevrelerin alışkanlığıydı.
Şimdi ise telefonun içinde.
7/24 ulaşılabilir bir bağımlılık sistemine dönüşmüş durumda.
Bir tuşla oynanıyor.
Bir tuşla batılıyor.
Bir tuşla aileler dağılıyor.
Bu gidiş, “bireysel tercih” diyerek geçiştirilemez.
Bu bir toplumsal alarmdır.
Çünkü mesele sadece para değil…
Mesele, değerlerdir.
İman sevgisi zayıfladı.
Vicdan geriye düştü.
Merhamet azaldı.
Aile sarsıldı.
Evin bereketi kaçtı.
Evlat anne babaya yabancılaştı.
Komşuluk bitti.
Kapı çalma kültürü yok oldu.
Hal hatır sormak unutuldu.
Akraba ziyaretleri azaldı.
Bayramlar bile eskisi gibi yaşanmaz hale geldi.
İnsan kalabalık içinde yalnız kaldı.
Boşanmalar artıyor.
Aldatmalar sıradanlaşıyor.
Büyüğe saygı, küçüğe sevgi zayıflıyor.
Komşuluk ilişkileri kopuyor.
Toplumun harcı olan değerler bir bir çözülüyor.
Bunu inkâr etmek mümkün değil.
Ama bir gerçeği de teslim edelim: Son 20-25 yılda Türkiye altyapıdan savunmaya, sağlıktan ulaşıma kadar çok büyük değişimler yaşadı.
Yollar yapıldı, hastaneler yapıldı, savunma sanayinde ciddi adımlar atıldı.
Buna kimse “hiçbir şey yapılmadı” diyemez.
Ama mesele sadece beton, yol, proje değildir.
Toplumun ruhu da korunmak zorundadır. İşte tam burada bir çelişki doğuyor: Fiziki kalkınmada gösterilen kararlılık, toplumsal yozlaşmayı durdurma konusunda aynı sertlikle uygulanmıyor.
Evet, bazı adımlar atılıyor. Evet, denetimler var. Ama yeterli mi? Hayır.
Çünkü sorun artık belli alanlarda değil, toplumun geneline yayılmış bir çürüme hissi veriyor.
Ve artık kimse “ben görmedim” diyemez.
Bu ülkenin Cumhurbaşkanı yoğun bir tempoda çalışıyor.
Her yayını tek tek takip etmesini beklemek gerçekçi değildir.
Ama bu, sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Tam tersine…
Eğer bu yayınlar hâlâ sürüyorsa,
bu bir sistem sorunudur.
Demek ki yanlışlar doğru şekilde yukarıya iletilmiyor.
Demek ki bu mesele gerektiği gibi raporlanmıyor.
Demek ki şikâyet var ama baskı yok, takip yok.
Buradan açık çağrıdır:
RTÜK başta olmak üzere denetleyici kurumlar görevini yapmalıdır.
Gündüz kuşağı programları kaldırılmalıdır.
Suçu ve şiddeti özendiren dizilere net çizgiler çekilmelidir.
Çocukları şiddete alıştıran oyunlar denetlenmelidir.
Yasa dışı bahis ve sanal kumar bataklığına karşı çok daha sert ve caydırıcı adımlar atılmalıdır.
Ve en önemlisi…
Aileyi, eğitimi, değerleri anlatan yapımlar yeniden ekranlara taşınmalıdır.
Çocuklar yeniden öğretici içeriklerle buluşturulmalıdır.
Çünkü mesele sadece televizyon değil.
Mesele, bir neslin geleceğidir.
Ya şimdi dur diyeceğiz, ya da yarın çok geç olacak.
Çünkü bugün görmezden gelinen her sorun, yarın daha büyük bir felaket olarak karşımıza çıkacak.
Şanlıurfa’da, Kahramanmaraş’ta yaşananlar bir istisna değil; bu gidişatın açık bir uyarısıdır.
Ekranlarda başlayan çürüme, sokaklara; sokaklardan da hayatın en güvenli olması gereken yerlerine, okullara kadar ulaşmıştır.
Artık mesele sadece izlenen içerikler değildir.
Mesele; güvenliğimizdir, geleceğimizdir, çocuklarımızdır.
Bu millet ne izlemek istediğini yüksek sesle söylediği gün, ekranlar da değişir.
Ama o güne kadar susan herkes, bu gidişatın bir parçası olmaya devam eder.
Ve unutmayalım:
Bir toplum yollarıyla değil, ahlakıyla ayakta kalır.
Bir millet betonla değil, değerleriyle güçlenir.
Eğer bir ülkenin okulları bile güvende değilse,
orada hiçbir şey gerçekten güvende değildir.
Bugün mesele sadece ekran meselesi değil…
Bugün mesele, Türkiye’nin yarınıdır.
Araştırmacı Yazar | İsmail Yaman
📧 yazarismailyaman@gmail.com
📞 WhatsApp: 0541 850 78 84
















