Göbek bağımın düştüğü, dünyaya bağlandığım, o ilk nefesi içime çekip dünyaya kocaman bir “merhaba” dediğim yer İnebeyli Köyü…
Annem hep, “Sen doğduğunda Ağustos’un sonuydu; damlarda çirler kuruyordu” derdi. O günlerde zerdali ve kayısı kurularına “çir” denirdi; benim doğumum tam da o çirlerin güneşte ballanıp kaldırılma zamanına denk gelmişti.
Havada o tatlı meyve kokusu vardı ve ben annemi; İnebeyli Köyü’nün o bereketli meyveleriyle hücrelerini beslediği o şifalı sütüyle ilk kez orada tanıdım. İlk nefesim o toprakların kokusuyla, ilk hücrelerim o köyün bereketiyle doldu.
Babam Halil Kıyak, elindeki radyoyu o an açmış… Demiş ki; “Kızım doğduğu an radyoda kim türkü söylerse, adını o koyacağım.” Tam o sırada radyoda Nezahat Bayram’ın o gür sesi yankılanmış; adeta bağıra bağıra “Mektebin Bacaları” türküsünü söylüyormuş.
Babam, “Tamam,” demiş, “kızımın adı Nezahat olsun.” O an o türküyle ismim konurken, kaderim de bir öğretmen olarak mektep yollarıyla daha ilk nefesimde mühürlenmiş.
İşte bu yüzden Nezahat Bayram’ın o günkü o gür sesi, benim hayat yolculuğumun ilk müjdecisidir.
Daha bir- iki günlük bebeğim; annemin kokusuyla dünyanın en güvenli limanına demir atmışım. Ama bir yandan da evde iki yaşındaki abimin o meşhur kıskançlık krizi var…
Annem ise bir yandan evin ve köyün o hiç bitmeyen rutin işlerini yapmak zorunda… Annem o telaşın içinde, hem işine bakabilmek hem de abim gelip bana zarar vermesin diye o müthiş koruma içgüdüsüyle beni beşiğimden çıkarıp en güvenilir yer olarak gördüğü un çuvalının üzerine koymuş.
O un çuvalı; hem hayatın özü ve rızkı, hem de bir bebeğin dünyaya gözlerini açtığında sığındığı en güvenli, en yumuşak, un kokulu sığınağıydı.
Ben orada kendi halimde “ıngaa ıngaa” diye, hayata alışmaya çalışan o küçücük kalbimle ağlamaya başlayınca, iki yaşındaki abim o sese yönelip yerimi buluyor.
Annem beni hırpalayacak diye korkuyla izlerken; abim, son kararı veren bir hakim edasıyla “İndirin!” diyor. İşte o an, sanki olayı bir kerede çözüme kavuştururan, duruma el koyan bir otorite gibi o küçücük işaret parmağını bana doğru uzatıyor.
Bu sadece bir cümle değil, o andaki karmaşayı bitiren kesin bir müdahaleydi. O “İndirin!” emriyle, kıskançlık bir anda yerini muazzam bir kabulleniş ve sahiplenmeye bırakıyor.
İnebeyli’de bu güçlü temeller atıldıktan sonra, ben henüz altı aylık bir bebekken yolculuğumuz başladı.
Mart ayı gelip doğa uyandığında, soğanlar cücüklerini topraktan çıkarırken biz de İnebeyli’den ayrılıp Şereflikoçhisar’a doğru yeni bir hayata yol aldık.
Sahi, bu sadece bir tesadüf müydü? Yoksa doğa o an bana kendi diliyle mi sesleniyordu?
Beni bu döngünün bir parçası kılan, ismimi bir türküyle, ruhumu İnebeyli’nin bereketiyle besleyen annem ve babam… Şimdi o sonsuz döngüde huzurla uyuyun. Emanetiniz olan bu hayatı, o günkü un kokulu saflıkla taşımaya devam ediyorum. Ruhunuz şad olsun.
Peki, ya sizin hikayeniz nasıl başladı? Siz doğduğunuzda hangi kelimeler mühürlendi hayatınıza? Erikler mi çiçek açmıştı?
Kermeler mi basılıyordu?
Nezahat Göçmen
#DoğumHikayesi #ÇocuklukAnıları #KöyHayatı #AileBağları #İlkNefes #DoğaVeRitüel #EdebîAnlatım #AnlamlıAnlar #İnebeyliKöyü #MeyveKokusu #TürküyleMühürlenmiş #UnKokuluSaflık #HayatDöngüsü #Beyliköylüler #NezahatGöçmen























