Dijital çağ, görünmez bir ağ gibi dünyanın üzerine serildi. Bazılarını ışık hızında geleceğe taşıdı, bazılarını ise karanlıkta bıraktı. Ekranların parıltısı herkesin yüzüne eşit vuruyor gibi görünse de, bu ışık kimine yol gösteren bir fener, kimine ise sadece uzaktan görülen bir yıldız oldu. Teknoloji, vaat ettiği eşitliği daha en başta kırılgan bir hayale dönüştürdü.
Bir evde internet, duvardaki prizden akan sıradan bir ihtiyaçken, başka bir evde hâlâ ulaşılması gereken bir lüks. Aynı gökyüzü altında, biri çevrim içi dünyalarda dolaşırken diğeri sinyal arayan bir telefonla pencereye yaklaşıyor. Dijital eşitsizlik tam da burada başlıyor. Aynı zaman diliminde, farklı gerçeklikler yaşanır.
Bilgi artık kitap sayfalarında değil, algoritmaların derinliklerinde saklıdır. Ancak herkes bu labirente giremiyor. Klavye başında büyüyen çocuklarla, teknolojiyi sonradan öğrenmeye çalışanlar arasında sessiz bir mesafe oluşuyor. Bu mesafe yalnızca teknik bir fark değil, aynı zamanda bir özgüven ve ifade uçurum.
Dijital uçurum kavramı da literatürde, bu eşitsizliklerin tartışılmasında merkezi önem taşıyor. Ekran, kimileri için bir pencere, kimileri için kalın bir cam. Camın ardında akan dünyayı izleyenler var; dokunamaz, katılamaz, sesini duyuramaz.
Dijital eşitsizlik, yalnızca erişim sorunu değil, görünür olma meselesidir. Kim konuşur, kim dinler sorusu artık modemlerin gücüne bağlıdır.
Teknolojiye erişmek dijital eşitsizliği engellemenin ilk ve en önemli basamaklarından biri ama yeterli değil. Çünkü eşitsizlik kullanıcıların yetenek ve kullanım pratiklerinde de gözleniyor.
Kent merkezlerinde hızla akan veri, kırsalda ağır bir sessizliğe çarpıyor. Haritalarda tek renk görünen ülkeler, dijitalde katman katman ayrışıyor. Bir şehirde çevrim içi eğitim geleceğin kapısını aralarken, başka bir yerde aynı kapı hiç var olmamıştır. Coğrafya, dijital kaderi belirleyen görünmez bir el oluyor.
Sosyal medya, eşit bir sahne vaadiyle ortaya çıkar fakat spot ışıkları hep aynı yüzleri aydınlatıyor. Dijital eşitsizlik, güçlü olanı daha güçlü kılar, görünmeyeni daha da silikleştiriyor. Dijital eşitsizlik böylece yalnızca ekonomik değil, sembolik bir adaletsizliğe dönüşüyor.
Zamanla eşitsizlik içselleştiriliyor. Erişemeyen, geri kaldığını düşünüp, erişebilen ise bunu doğal bir hak sanıyor. Oysa dijital dünya da tıpkı fiziksel dünya gibi toplumsal ilişkilerle şekilleniyor..
Buna rağmen dijital alan, aynı zamanda direnişin de mekânıdır. Sessiz bırakılanlar, yeni yollar bularak sesini duyurmaya çalışıyor. Paylaşılan bir hikâye, kurulan küçük bir ağ, eşitsizliğin duvarında açılan bir çatlak olabiliyor. Umut, bazen en zayıf sinyalde bile varlığını sürdürüyor.
Hızlı bağlantılar hızlı kararlar doğururken, yavaş olan geride kalıyor. Dijital dünyada zaman, eşitsizliğin yeni ölçü birimi oluyor. Beklemek zorunda kalanlar, yalnızca saniyelerini değil, fırsatlarını da kaybediyor.
Dijital eşitsizlikler, çağımızın en sessiz ama en derin yarıklarından biri. Bu yarık, ekranlarla değil, bakışlarımızla kapanıyor.
Dijital eşitlik, yalnızca altyapı meselesi değil, aynı zamanda bir vicdan meselesidir. Teknolojiyi kimin için, nasıl ve ne uğruna ürettiğimiz sorusu, geleceğin toplumsal haritasını çiziyor Eğer bu harita herkesi içine almazsa, dijital dünya ne kadar parlak olursa olsun, karanlıkta kalanlar hep olacaktır.























