Her iklim kendi ihtiyacını taşır. Ve her ihtiyaç, kendi rızkıyla birlikte gelir.
Dünyaya dikkatle bakınca şunu görürsünüz: Hiçbir coğrafya eksik bırakılmamıştır.
Neden dünyanın kimi yerlerinde dondurucu bir soğuk hüküm sürerken, kimi topraklar güneşin ateşiyle kavrulur? Ve bu kadar zıtlığın içinde hayat nasıl kesintisiz bir şekilde devam eder?
Dünyanın bir ucuna bakıyorsunuz: Kuzey Avrupa’nın en uç noktaları, Norveç kıyıları, kutup bölgeleri… İnsanı sarsan, nefesi kesen bir soğuk. Ama o soğuğun tam bağrında, buz gibi suların derinliğinde saklı bir rızık var. Orada yaşayan insanlar, o iklimin canlılarını; özellikle yağ oranı yüksek deniz canlılarını ve fok balıklarını tüketirler. Bizim için ağır gelebilecek o besinler, onlar için hayata tutunmanın temelidir. O yağ, bedeni içeriden ısıtan bir soba gibi çalışır. Dondurucu soğuğa karşı doğal bir kalkan olur. Üşüyen bedene, onu koruyacak enerji tam vaktinde sunulmuştur. Soğuk coğrafyaya, içeriden ısıtan bir rızık verilmiştir.
Sonra yönünüzü öteki uca çeviriyorsunuz: Afrika’nın kavurucu sıcaklarına… Güneşin altında yanan o topraklarda ise bambaşka bir düzen işler. Su taşıyan meyveler… İçi serinlikle dolu karpuzlar, sulu mangolar, ferahlık veren hindistancevizleri… Harareti artan bedene, toprağın içinden su uzatılmış gibidir. Soğuk diyarlara yağı veren kudret, sıcak topraklara suyu bırakmıştır. İhtiyaç neyse, rızık o ihtiyacın biçimini almıştır. Yanan toprağa serinlik, susayana su, sıcağa karşı hafiflik verilmiştir.
Peki ya bizim içinde yaşadığımız, kadim Orta Anadolu’nun kalbi olan orta iklimler? Burada ise başka bir sır saklıdır: Dengenin bereketi. Bu toprakların rızkı tek bir ürüne bağlı değildir; çeşitlilikle yoğrulmuştur. Buğday başağı kışın karın altında sabreder, baharın yağmuruyla boy verir, yazın sarı sıcağında olgunlaşır ve sofraya dönüşür. Ancak Anadolu yalnızca başaktan ibaret değildir.
Bu topraklar mevsimlerle birlikte konuşur. Yazın üzüm bağları olgunlaşır, incir dalları ağırlaşır, kayısı güneşte tatlanır. Sonbaharda nar çatlar, kışın sofralara dayanıklılık gelir, baharda taze yeşillikler toprağın yeniden dirildiğini haber verir. Denizle buluşan kıyılarında balık eksik olmaz; Karadeniz’in hamsisi, Ege’nin levreği, Akdeniz’in bereketi sofralara ulaşır. Zeytin ağaçları ise sabrın bir başka sembolü gibi yavaş büyür ama altın değerindeki yağını cömertçe sunar. O zeytinyağı ki; hem şifa hem besin hem de medeniyetin izidir.
Kutuptaki insana hayatta kalması için yağı, çöldeki insana serinliği veren irade; Anadolu insanına ise dengeyi vermiştir. Ne aşırı soğuk ne kavurucu sıcak… Hem toprağın ürünü, hem denizin nimeti, hem ağacın meyvesi aynı coğrafyada buluşur. Bu topraklarda rızık tek yönlü değil, çok yönlüdür. Çeşitlilik burada bir lütuf değil, düzenin kendisidir. Rızık sabırla, mevsimle, emekle ve dengeyle çoğalır.
Bu bir tesadüf olabilir mi?
Coğrafyalar ayrı olsa da ihtiyaç ile verilen nimet arasında şaşmaz bir denge vardır. Nerede ne eksikse, dermanı oraya konulmuştur. Soğuğa karşı yağ, sıcağa karşı su, ılıman iklime karşı denge ve çeşitlilik… Herkes ihtiyacı olanla rızıklanmış; herkes aynı büyük döngünün içine yerleştirilmiştir.
Doğanın bu rızık matematiğini anlayabildiğimiz gün; aslında hiçbirimizin bir diğerinden daha “büyük” olmadığını da fark edeceğiz. Hepimiz aynı kusursuz sofranın misafirleriyiz. Tıpkı doldukça boyun eğen buğday başağı gibi; mütevazı ama hayat veren bir anlayışla bakmalıyız dünyaya.
Çünkü hayat, fok balığının yağındaki ısıda, meyvenin suyundaki serinlikte, zeytinin yağındaki şifada, başağın sabrındaki berekette saklıdır. Bu büyük dengeyi görebilmek, gönül gözü açık olanlar için sessiz ama derin bir huzurdur.
Yazar: Nezahat Göçmen
#CoğrafyanınAdaleti
#RızkınMatematiği
#NezahatGöçmen #DoğanınDengesi #AnadoluBereketi #EvrenselHakikat #KozmikEşitlik #Farkındalık #YaşamFelsefesi
Sevgili Ayşe ne zaman uygun olursa paylaşabilirsin.























