İnsanın en derin cephesi, göğüs kafesinin ardında kurulan o sessiz karargahtır. Dışarıdaki dünya fırtınalarla çalkalansa da, asıl kıyamet zihnin soğuk koridorlarında kopar. “En kötü savaşınız bildikleriniz ile hissettikleriniz arasındadır,” sözü, bir insanın kendi hakikatine karşı yürüttüğü o amansız iç savaşın en çıplak özetidir.
Bir yanda mantığın sarsılmaz duvarları, diğer yanda kalbin ele avuca sığmaz, akışkan suları. Çarpışma başladığında kazananı olmayan bir yıkım baş göstermeye başlamıştır bile.
Mantık, her zaman bir mimar edasıyla hareket eder. Tuğlaları üst üste koyar, gerçekleri çimento gibi kullanır ve sarsılmaz binalar inşa eder. Gözlemlerin, tecrübelerin ve hayatın sert derslerinin birikimi olan “bildiklerimiz”, bize fırtınanın yaklaştığını, geminin su aldığını ya da bir vedanın kaçınılmazlığını fısıldar. Bildiklerimiz, soğuk bir kış sabahı kadar net ve keskindir; hiçbir müphem noktaya yer bırakmayan, rasyonel bir haritadır.
Fakat bu haritanın üzerine aniden hislerin sisi çöker. Duygular, mantığın kurduğu o kusursuz geometriyi bozmak için pusuya yatmış gölgeler gibidir. Kalp, aklın “yanlış” dediği her şeye “belki” diye fısıldar.
Hissettiklerimiz, mantığın ışığında eriyip gitmesi gereken karlar gibidir ama bazen o karlar, aklı çığ altında bırakacak kadar devasa bir kütleye dönüşür. Bilinenin katılığı ile hissedilenin akışkanlığı arasındaki o ince çizgide, ruh asılı kalır.
Bu savaşta cephe hattı, göz bebeklerinin hemen arkasındadır. Bir insanın elindeki kanıtlar birinin gitmesi gerektiğini söylerken, içindeki o bitmek bilmeyen çocuksu umut kalması için yalvarır. Akıl, “bu yolun sonu uçurum” derken; hisler, “belki de uçmak içindir bu boşluk” diyerek insanı uçurumun kenarına sürükler.
Bildiğimiz acı gerçeğin karşısına, hissettiğimiz tatlı yalanı koyarız. Bu, kendi kendimizi kuşattığımız bir iç hapishanedir.
Bu savaş, bir yangınla bir tufanın aynı odada buluşmasıdır. Bildiklerimiz, yangını söndürmek için suyu çağıran itfaiyeciler gibi disiplinliyken, hislerimiz, o yangının içinde dans etmek isteyen pervaneler gibidir. İnsan, kendi enkazını seyrederken hem yananın hem de söndürmeye çalışanın kendisi olduğunu fark ettiğinde, savaşın en karanlık evresine girilmiş demektir. Bu, bir aynanın kendi yansımasına kılıç çekmesidir.
Zaman, bu savaşta tarafsız bir hakem değil, ağır ağır işleyen bir işkence aletidir. Geçen her saniye, bildiklerimizin doğruluğunu tescillerken, hissettiklerimizin sızısını derinleştirir. İnsan, doğrunun ne olduğunu bilirken neden yanlışa bu kadar aşık olduğunu açıklayamaz. Kelimeler yetersiz kalır, çünkü dil aklın enstrümanıdır; oysa bu savaşın en gürültülü kısımları sessizce, kelimelerin bittiği o dipsiz kuyularda yaşanır.
Ruh, bu iki kutup arasında gerilmiş bir keman teli gibidir. Bir taraftan gerçekliğin sert rüzgarı eser, diğer taraftan arzunun yoğun nemi gelir. Tel gerildikçe çıkan ses, hayatın trajik senfonisidir. Ne tam anlamıyla aklın limanına sığınabiliriz, ne de hislerin okyanusunda kaybolmaya cesaretimiz vardır. Arafta kalmak, bu savaşın en yaygın sonucudur; ne teslimiyet vardır ne de zafer, sadece bitmek bilmeyen bir nöbet.
Bu içsel çatışma, aslında insanın kendi varoluşunu inşa etme çabasıdır. Eğer sadece bildiklerimizle yaşasaydık, birer robottan farkımız kalmazdı; sadece hissettiklerimizle savrulsaydık, birer yaprak gibi rüzgârın oyuncağı olurduk. İnsan olmanın o görkemli trajedisi, tam da bu iki zıt gücün birbirini boğazladığı o dar boğazda doğar. Yara izlerimiz, aklımızın ve kalbimizin birbirine vurduğu mühürlerdir.
En kötü savaşımızdan galip çıkmak diye bir şey yoktur. sadece o savaştan ne kadar az parçalanarak çıktığımız önemlidir. Bildiklerimizin ışığı, hissettiklerimizin karanlığını bazen aydınlatır, bazen de sadece ne kadar büyük bir karanlık içinde olduğumuzu gösterir.
Bu savaşın bitmesi, insanın kendi içindeki o bitmek bilmeyen gürültüyle barışması, yani hem yaralı aklını hem de sızlayan kalbini aynı sofraya davet edebilmesiyle mümkündür.























