Yalnızlık, insanın kendi gölgesine bile yabancılaştığı o uzun akşamın adıdır. Kalabalıkların gürültüsü uzaklaştığında, dünyanın bütün kapıları birer birer kapandığında insan, kendi varlığının yankısıyla baş başa kalır. Ne bir başkasının nefesine sığınabilir ne de içindeki sessizliği başka bir sesle örtebilir.
Geceler, yalnızlığın gerçek yüzünü saklamaktan vazgeçtiği saatlerdir. Gündüzün telaşı, insanın içindeki çatlakları bir süreliğine örter; sokaklar, sesler ve koşuşturmalar ruhun yaralarına çekilmiş ince bir perde gibidir. Oysa gece, bütün perdeleri indirir. Saatin tik takları büyür, buzdolabının uğultusu uzak bir trenin hüznüne benzer, pencerenin ardındaki karanlık insanın içine doğru genişler.
İnsan, uyumadan önce gün boyunca konuşmadığı bütün cümleleri kendine söyler. Geçmiş, eski bir film gibi zihninde yeniden oynarken pişmanlıklar başını yastığa koyar. En çok da kimsenin bilmediği yorgunluklar ağırlaşır o saatlerde, çünkü insan bazen ağlamaktan değil, gözyaşlarını görecek birinin bulunmamasından yorulur.
Yalnız yaşamak, yalnızca aynı çatının altında kimsesiz olmak değil, insanın kendi ruhuna hem ev sahibi hem de yabancı kesilmesidir. Bir sabah uyanıp odanın içindeki her şeyin yerli yerinde olduğunu, fakat hayatın bir yerlerden eksildiğini fark etmektir. Belki de yalnızlığın dayanılmaz hafifliği, insanın hiçbir yere ait olmadan her yere sığabilmesinde, fakat hiçbir yerde kendini tamamlanmış hissedememesinde saklıdır.
Yalnızlık, bir eksiklik değil, ruhun kendi yankısıyla tanıştığı o görkemli ve sessiz coğrafyadır. Kalabalıkların gürültüsü çekildiğinde geriye kalan vakur sükûnet, insanın kendi varlığına değdiği ilk andır.
Dünya sizi duymayı bıraktığında, kendi iç sesinizin gürleyen tonuyla baş başa kalırsınız. İşte o an, omuzlarınızdaki o görünmez ağır pelerin düşer ve içinize dolan o ürpertici, ama bir o kadar da sarhoş edici özgürlüğü hissedersiniz.
Yalnız yaşamak, kendi aynasında kırılmadan durabilmektir. Başkalarının beklentileriyle çizilmiş sınırları silmek, odanın havasına sadece kendi nefesinin rengini vermektir.
Yalnızlığın dayanılmaz hafifliği, insanın kendi benliğiyle yaptığı o ebedi, o kusursuz barıştır. Özgürlüğün en soyut, en vurucu ve en masum halidir. Bir fincan kahvenin buğusuyla duvarların sessizliği arasında kurulan o adsız köprü, ruhun kendi derinliğine yaptığı bir ayindir. Kimse için süslenmeyen bir masa, kimse için atılmayan adımlar; insanın en yalın, en soyut iklimidir.
Kendi gölgesiyle dans etmeyi öğrenen insan, başkalarının ışığına muhtaç kalmaz. Yalnızlığın hafifliği, zincirlerinden arınmış bir kuşun gökyüzünde bıraktığı o belirsiz ama özgür iz gibidir. Bu hafiflik, içi boş bir boşluk değil; tam aksine, dış dünyanın ağır yüklerinden sıyrılmış bir özgünlük tufanıdır. Kendi sessizliğinde yankılanan her düşünce, insanın zihnindeki en saf elmas tanesidir.
Gece sökülüp odanın köşelerine çöktüğünde, yalnızlık bir örtü gibi sarar insanı. O an, geçmişin ve geleceğin tüm o boğucu hayaletleri kapının dışında kalır. Zihin, kendi labirentlerinde serbestçe dolaşırken, zamansızlığın ve mekânsızlığın tadını çıkarır.
Bir evde tek başına olmak, aslında koskoca bir evrenin tek hükümdarı olmak demektir; sınırları kendi hayal gücünle çizilen, kuralları sadece senin varlığınla yazılan bir krallık.
Dayanılmaz olan, bu hafifliğin sunduğu o sonsuz derinliktir. İnsan kendi gözlerinin içine bakmaya cesaret ettiğinde, dünyadaki en büyük uçurumla karşılaşır. Fakat o uçurumdan aşağı bakmak bir korku değil, bir yükseliş hissidir. Yerçekiminin bittiği, başkalarının yargılarının rüzgârda dağılıp gittiği o yer, yalnızlığın tam kalbidir.
Kalabalıklar, insanın kendi heykelini yontmasını engeller, sürekli bir başkasının çekiç darbelerine maruz kalırsınız. Yalnızlık ise, o keskiyi sadece kendi elinize verir. Kendi ruhunuzun mimarı olmak, her bir köşeyi kendi kederiniz ve sevincinizle nakış nakış işlemek dayanılmaz bir estetik hazdır. Kendi benliğine doğru atılan her adım, dış dünyanın anlamsız gürültüsünden yapılmış devasa bir kalkanı yok eder.
Yalnızlığın o berrak aynasında, sahte gülüşler ve öğretilmiş jestler eriyip gider. Geride kalan, sadece var olmanın o ham, o saf maddesidir.
Bir akşamüstü pencere kenarında rüzgârın sesini dinlerken, dünyaya ve insanlara sitem etmeden durabilmektir yalnızlık. Kendi varlığının ağırlığını başkasının omzuna yüklememenin verdiği o asil gurur, hafifliğin en yüksek mertebesidir.
Bu hafiflik, zaman zaman bir bıçak kesiği gibi sızlatır insanı, çünkü sonsuz özgürlük, aynı zamanda sonsuz bir sorumluluktur. Kendi yalnızlığında kaybolmak ile o yalnızlıkta kendini bulmak arasındaki o ince çizgi, ruhun en büyük sınavıdır. Yine de o sınırı bir kez geçen insan, bir daha asla başkalarının kalabalığına sığınarak ısınmak istemez; çünkü kendi içindeki ateş, bütün dünyayı ısıtmaya yeter.
İnsanın kendisiyle kurduğu ilişkinin de acımasız bir aynasıdır yalnız yaşamak. Kaçacak başka bir ses, sığınacak başka bir düşünce, suskunluğunu bölüşecek başka bir ruh kalmadığında insan kendi içindeki karanlık odalara girmek zorunda kalır. Orada yıllardır kilitli tuttuğu korkular, yarım bıraktığı hayaller, affedemediği hatalar beklemektedir.
Kimi zaman kendine merhamet etmeyi öğrenir, kimi zaman kendi yargıcına dönüşür. Bir başkasının kusurlarını anlayışla karşılayan insan, kendi yaralarına karşı neden bu kadar acımasız olduğunu sorgular. Belki yalnızlığın en derin sınavı, kendinden kaçamayacağını anlamaktır. Çünkü insan kalabalıkların içinde kendini unutabilir fakat yalnızlığın ortasında kendi varlığından başka hiçbir yere saklanamaz.
Yalnız yaşamak, kendi sessizliğinde bir keman gibi akort olmaktır. Dünya ne kadar gürültülü olursa olsun, sizin içinizde çalan o tek kişilik senfoni asla bozulmaz.















