Bazen en büyük zenginlik, sahip olduklarımızın farkına varabilmektir.
İnsanlık tarihi boyunca herkesin peşinden koştuğu, uğruna nice yollar aştığı, kimi zaman bir ömür tükettiği bir kavram vardır: Mutluluk. Kimi onu servetin içinde arar, kimi makamda, kimi aşkta, kimi de uzak diyarlarda… Oysa insanın en büyük yanılgılarından biri, mutluluğu sürekli kendisinden uzakta aramasıdır.
Modern çağ, insana daha hızlı yaşamayı, daha çok kazanmayı, daha fazlasına sahip olmayı öğretti. Fakat bütün bu koşuşturmanın ortasında önemli bir soruyu sormayı unuttuk: Daha fazlasına sahip olmak, gerçekten daha mutlu olmak anlamına geliyor mu?
Bugün dünyanın bir ucunda insanlar yeni bir başarıya ulaşmanın heyecanını yaşarken, başka bir yerde bir insan yalnızca sağlıklı uyanabilmenin, evladının sesini duyabilmenin ya da akşam başını huzurla yastığa koyabilmenin mutluluğunu yaşıyor. Aynı dünyada, farklı hayatların içinde, mutluluğun birbirinden ne kadar farklı anlamlara büründüğünü görüyoruz.
Çünkü mutluluk, herkes için aynı kapıdan giren bir misafir değildir.
Mutluluk, kusursuz bir hayatın ödülü değil; kusurların arasında anlam bulabilme sanatıdır.
Elbette hayat her zaman istediğimiz gibi ilerlemez. İnsan kaybeder, yorulur, hayal kırıklığı yaşar. Bazen verdiği emeğin karşılığını alamaz, bazen en çok güvendiği yerden incinir. Bazen de kalabalıkların ortasında kendisini yapayalnız hisseder. Böyle zamanlarda mutluluğu uzak bir ihtimale dönüştürürüz. Her şey düzeldiğinde, bütün sorunlar ortadan kalktığında, bütün hayaller gerçekleştiğinde mutlu olacağımızı düşünürüz.
Ancak hayatın değişmez gerçeği şudur: Sorunların tamamen ortadan kalktığı bir yaşam yoktur. Bir mesele çözülür, başka bir mesele kapıyı çalar. Bir hedefe ulaşılır, ardından yeni bir hedef belirir. İnsan, mutluluğunu bütün şartların kusursuzlaşmasına bağladığında, hayatın kendisine sunduğu küçük güzellikleri görmeden geçip gidebilir.
Oysa bazen mutluluk, sabah pencereden içeri süzülen güneş ışığındadır. Bazen uzun zamandır aramadığımız bir dostun telefonunda, bazen annemizin sesinde, bazen bir çocuğun karşılıksız gülüşünde… Bazen de kimseye kendimizi kanıtlamak zorunda olmadığımızı hissettiğimiz o sessiz anda saklıdır.
Ne yazık ki günümüz insanı, çoğu zaman yaşadığı hayatı hissetmekten çok, başkalarına nasıl göründüğüyle ilgileniyor. Sosyal medyada sergilenen kusursuz tatiller, pahalı sofralar, büyük başarılar ve mutlu aile tabloları, insanları kendi hayatlarını başkalarının hayatlarıyla kıyaslamaya itiyor. Başkasının vitrinini kendi hayatının perde arkasıyla karşılaştıran insan ise sahip olduklarını küçümsemeye başlıyor.
Oysa hiçbir fotoğraf bir hayatın tamamını anlatmaz. Gülümseyen bir yüzün ardındaki kaygıyı, gösterişli bir evin içindeki yalnızlığı, büyük bir başarının arkasındaki uykusuz geceleri çoğu zaman göremeyiz.
Başkalarının hayatına bakarak kendi mutluluğumuzu ölçmeye çalışmak, sonu gelmeyen bir yarışa katılmaktır. Çünkü her zaman bizden daha zengin, daha başarılı, daha güzel veya daha güçlü görünen biri olacaktır. Bu yarışın bitiş çizgisi yoktur.
İnsanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri, kendi hayatının değerini başkasının sahip oldukları üzerinden belirlemekten vazgeçmesidir.
Mutluluk, sahip olduklarımızın sayısıyla değil, hayatımızdaki anlamın derinliğiyle büyür.
Peki, bu durum mutluluğun yalnızca insanın kendi bakış açısına bağlı olduğu anlamına mı gelir? Elbette hayır. Yoksulluk, adaletsizlik, güvensizlik, yalnızlık ve gelecek kaygısı, insanların yaşamını doğrudan etkileyen gerçek sorunlardır. Mutluluğu yalnızca bir düşünce meselesine indirgemek, hayatın ağır yüklerini taşıyan insanlara haksızlık olur.
İnsanın huzurlu yaşayabilmesi için emeğinin karşılığını alması, kendisini güvende hissetmesi, adaletin varlığına inanması ve geleceğe umutla bakabilmesi gerekir. Toplumların gelişmişliği yalnızca ekonomik göstergelerle değil, insanların ne kadar insanca yaşayabildiğiyle de ölçülmelidir.
Bir ülkede insanların yüzü ne kadar gülüyor sorusu kadar, neden gülemedikleri sorusu da önemlidir. Çalışanların emeğinin karşılığını alabildiği, gençlerin gelecekten korkmadığı, yaşlıların yalnız bırakılmadığı, çocukların güven içinde büyüdüğü bir toplum, mutluluğun filizlenebileceği sağlam bir zemin oluşturur.
Bu nedenle mutluluk hem kişisel bir arayış hem de toplumsal bir sorumluluktur.
Birbirini dinleyen, farklılıklara saygı duyan, zor durumda olana el uzatan ve başkasının sevincini kendi kaybı gibi görmeyen insanlar, yalnızca bireysel huzuru değil, ortak yaşamın kalitesini de yükseltir. Çünkü insan, yalnızca kendisi için yaşadığında değil, başkalarının hayatına da güzellik katabildiğinde derin bir anlam duygusu kazanır.
Bir insanın yükünü hafifletmek, bazen uzun nasihatlerden daha değerlidir. Birinin derdini yargılamadan dinlemek, bazen en pahalı hediyeden daha anlamlıdır. Samimi bir teşekkür, içten bir özür veya karşılık beklemeden yapılan küçük bir iyilik, bir insanın bütün gününü değiştirebilir.
Belki de mutluluğun en güçlü yanlarından biri budur: Paylaşıldığında eksilmemesi.
İnsan yaş aldıkça bazı gerçekleri daha iyi anlıyor. Her tartışmayı kazanmak zorunda olmadığını, herkes tarafından sevilmenin mümkün olmadığını, her fırsatın peşinden koşmanın gerekli olmadığını… Zamanın sınırlı, hayatın ise tahmin edilemez olduğunu kavradıkça, neyin gerçekten önemli olduğu daha belirgin hâle geliyor.
Bazen haklı olmaktan vazgeçmek huzuru korur. Bazen geçmişi değiştiremeyeceğini kabul etmek geleceğe yer açar. Bazen de hayatından uzaklaşan insanları zorla geri getirmeye çalışmak yerine, geride kalan güzelliklere bakmak gerekir.
Bu, acıları yok saymak ya da her koşulda gülümsemeye çalışmak değildir. Gerçek mutluluk, insanın üzülmesine, yorulmasına ve zaman zaman umudunu kaybetmesine de alan tanır. Her gün güçlü olmak zorunda değiliz. Her soruna hemen bir çözüm bulmak, her yarayı tek başımıza iyileştirmek zorunda da değiliz.
Bazen yeniden ayağa kalkmanın ilk adımı, yorulduğumuzu kabul etmektir.
Mutluluk, hiç düşmemek değil; düştüğümüzde kendimize yeniden inanabilmektir. Her şeyi kontrol edebilmek değil; kontrol edemediğimiz şeylerle yaşamayı öğrenebilmektir. Hayatın bütün sorularına cevap bulmak değil, cevaplayamadığımız sorularla da yolumuza devam edebilmektir.
Belki de bu yüzden mutluluğu büyük olayların gerçekleşmesine bağlamak yerine, günlük hayatın içinde küçük ama gerçek bağlar kurmayı öğrenmeliyiz. Sevdiklerimize zaman ayırmalı, sağlığımızın kıymetini bilmeli, emeğimize saygı duymalı ve kendimize karşı daha anlayışlı olmalıyız. Başarılarımızı küçümsememeli, başarısızlıklarımızı da kişiliğimizin tamamı olarak görmemeliyiz.
Çünkü insanın değeri, yalnızca kazandıklarıyla ölçülemez. Bir unvan, bir banka hesabı ya da toplumdaki bir mevki, insanın bütün hikâyesini anlatmaya yetmez. Geride bıraktığımız iz, çoğu zaman insanlara nasıl davrandığımızda, kimlerin hayatına dokunduğumuzda ve kendimizden sonra nasıl hatırlanmak istediğimizde saklıdır.
Günün sonunda hepimizin ihtiyacı aynı olmayabilir; fakat hepimiz anlaşılmak, değer görmek, güven duymak ve hayatımızın bir anlamı olduğuna inanmak isteriz.
Öyleyse belki de kendimize bugün şu soruyu sormalıyız: Mutlu olmak için daha neyi elde etmem gerekiyor, yoksa sahip olduğum hayatın içinde henüz fark etmediğim hangi güzellikler var?
Bu sorunun cevabı herkes için farklı olacaktır. Fakat insanın kendi hayatına daha dikkatli bakması, başkalarının beklentileriyle kendi isteklerini ayırt etmesi ve zamanını gerçekten değer verdiği şeylere ayırması, mutluluğa giden yolda önemli bir başlangıç olabilir.
Unutmayalım ki hayat, bütün eksiklerimizi tamamlamamızı beklerken geçip gidecek kadar kısa. Her şeyi bir gün yapmak üzere ertelemek, bazen en güzel anları kaçırmaktır. Sevgimizi söylemek, bir gönül almak, bir dostu aramak ve kendimize biraz nefes alacak alan açmak için kusursuz zamanı beklememeliyiz.
Çünkü mutluluk, hayatın bize her istediğimizi vermesi değil; hayatın içindeki gerçek değerleri fark edebilecek bir yüreğe sahip olmaktır.
Ve belki de insanın ulaşabileceği en büyük huzur, bir gün geriye dönüp baktığında her şeye sahip olduğunu görmek değil, yaşadığı hayatın içinde sevdiğini, sevildiğini, iyilik yaptığını ve kendisi olarak kalabildiğini bilmektir.
Mutluluk bazen aradığımız uzak bir ülke değil, içinden geçerken görmeyi unuttuğumuz kendi hayatımızdır.
Belki de artık biraz yavaşlamanın, daha çok dinlemenin, daha az kıyaslamanın ve sahip olduğumuz zamanın kıymetini bilmenin vaktidir.
Çünkü hayatın sonunda geriye kaç şeyi biriktirdiğimizden çok, kaç güzel anı gerçekten yaşadığımız kalacaktır.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Yayın Kurulu Üyesi-Denetmen














