Nar Zamanı
Narın zamanı geldi.
Daha dün tomurcuktu.
Sonra küçücük bir çiçek oldu. Kırmızıya çalan o narin çiçeğin içinde, ileride avuçlarımıza sığacak bir narın saklandığını kim bilebilirdi?
Şimdi bakıyorum da nar, dalında ağır ağır kızarıyor.
Acaba nar, önünden geçen papatyaları görüyor mu?
Papatyalar açıyor, soluyor.
Güller açıyor.
Yapraklar değişiyor.
Bahçeden mevsimler geçiyor.
Nar bütün bunları bir film şeridi gibi izliyor mudur acaba?
Fındık köpeğin sesini duyuyor mudur?
Bahçenin sessizliğini birden bölen o havlamayla küçük bir anlığına irkiliyor mudur?
Belki de narın bizim bilmediğimiz bir kulağı vardır.
Belki rüzgârın sesini duyuyor, kuşların konduğunu hissediyor, toprağın geceleri serinlediğini biliyordur.
Peki gece olunca uyuyor mudur nar?
Karanlığın içinde, ay ışığı dalların arasından süzülürken o da sessizce dinleniyor mudur?
Yoksa biz uyurken kendi hikâyesini mi yazıyor?
Sabah güneş doğduğunda değişim yeniden başlıyor.
Nar birdenbire kızarmıyor.
Milim milim…
Güneşin ilk ışığı değiyor.
Sonra biraz daha…
Bir gün önce fark etmediğimiz o renk, ertesi sabah biraz daha belirginleşiyor.
Sanki nar, güneş doğarken kendi rengini yeniden öğreniyor.
Tomurcuktan çiçeğe…
Çiçekten meyveye…
Yeşilden sarıya…
Sarıdan kırmızıya…
Ve sonunda o bildiğimiz nar rengine.
Biz buna büyümek diyoruz.
Nar ise sadece zamanı yaşıyor.
Belki de narın bize öğrettiği en güzel şey bu:
Hiçbir güzellik acele etmiyor.
Bir narın kızarması için güneşin doğması, gecenin geçmesi, yağmurun yağması, rüzgârın esmesi gerekiyor.
Ve bütün bunlar olurken nar yerinden kıpırdamadan bekliyor.
Ama aslında hiç durmuyor.
İçinde sessiz bir hayat devam ediyor.
Kim bilir içine ne hüzünler, ne acılar sığdırıyor?
Belki de bütün bunların arasında saklı, ufacık bir mutluluk.
Sonra bir gün…
Narın kabuğu açılıyor.
Ve onun bütün hayatı, yüzlerce, binlerce kırmızı tanenin içinden dışarıya dökülüyor.
Birbirine değen tanelerin çıkardığı o ince ses…
Sanki nar, yaşadığı bütün mevsimleri küçük bir müziğe dönüştürüp bize bırakıyor.
Her tanesinde güneşten bir parça.
Yağmurdan bir iz.
Geceden bir sessizlik.
Rüzgârdan bir titreyiş.
Belki papatyaların görüntüsü…
Belki güllerin kokusu…
Belki Fındık’ın uzaktan gelen sesi…
Ve biz o tanelere bakarken narın hiç susmadığını anlıyoruz.
Sadece konuşma biçimi farklı.
O, bize kelimelerle değil
taneleriyle anlatıyor hayatını.
Dalında sessizce büyüyen bir narın içinden, sonunda koskoca bir mevsim dökülüyor.
Ve insan düşünüyor:
Belki hayat da böyle.
Bazen tek bir kabuğun içinde, kimsenin görmediği kadar uzun bir hikâye biriktiriyoruz.
Sonra bir gün açılıyoruz.
İçimizden ne varsa dökülüyor dünyaya.
Kimi zaman bir söz…
Kimi zaman bir kitap…
Kimi zaman bir çocuk…
Kimi zaman da sadece sevdiğimiz birinin avucuna bıraktığımız küçücük bir nar tanesi.
Narın zamanı işte tam da bu.
Sessizce büyümek…
Güneşle kızarmak…
Mevsimleri içinde biriktirmek…
Ve zamanı geldiğinde, bütün hayatını taneler halinde dünyaya bırakmak.
Belki de hayatın sırrı budur:
Acele etmeden büyümek ve zamanı geldiğinde, içindeki bütün güzelliği dünyaya bırakmak.














