Bir toplumun en ağır yaraları her zaman kanamaz.
Bazı yaralar sessizdir.
Ne hastane koridorlarında görünürler ne de gazete manşetlerine sığarlar.
Bir babanın ay sonunu nasıl getireceğini düşünürken geceleri uyuyamaması, bir annenin çocuğunun geleceği için duyduğu kaygı, bir gencin diplomalı olmasına rağmen kendisine bir gelecek kuramaması, bir yaşlının günlerce kimsenin kapısını çalmamasını beklemesi…
Bunların hiçbiri çoğu zaman istatistiklere tam olarak yansımaz.
Ama hepsi toplumun gerçeğidir.
Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, görünenin arkasındaki görünmeyeni fark edebilmek.
Çünkü artık yalnızca ekonomik sorunlarla, eğitimle, işsizlikle, göçle ya da aile yapısındaki değişimlerle karşı karşıya değiliz.
Bütün bu sorunların insan ruhunda bıraktığı izlerle de karşı karşıyayız.
Aynı şehirde, farklı hayatlar
Aynı caddeden geçiyoruz.
Aynı otobüse biniyoruz. Aynı markette alışveriş yapıyor, aynı trafikte bekliyoruz.
Fakat aynı hayatı yaşamıyoruz.
Birinin sıradan gördüğü bir harcama, başka bir aile için günlerce yapılan hesabın konusu olabiliyor.
Bir genç için gelecek, heyecan verici bir başlangıç olması gerekirken belirsizliğin adı haline gelebiliyor.
Bir emekli, yıllarca çalışmasına rağmen hayatının ilerleyen döneminde yalnızca geçinmeye odaklanmak zorunda kalabiliyor.
Ve bütün bunlar yaşanırken biz çoğu zaman yalnızca kendi penceremizden bakıyoruz.
İşte toplumsal kopuş biraz da burada başlıyor.
Başkasının hayatındaki zorluğu kendi hayatımızın ölçüsüyle değerlendirmeye başladığımız anda empatiyi kaybediyoruz.
“Ben yapıyorsam o da yapar.”
“Ben geçiniyorsam herkes geçinir.”
“Ben mücadele ettiysem herkes eder.”
Oysa hayat herkese aynı başlangıç çizgisini sunmuyor.
Kalabalıkların içindeki yalnızlık
Teknoloji bizi birbirimize hiç olmadığı kadar yaklaştırdı.
Ama paradoks şu:
Birbirimize ulaşmak kolaylaştıkça birbirimizi anlamak zorlaştı.
Telefonlarımız hiç susmuyor.
Mesajlar, bildirimler, paylaşımlar, yorumlar…
Fakat bütün bu iletişimin ortasında gerçek bir sohbetin eksikliğini giderek daha fazla hissediyoruz.
Bir insanın yüzlerce takipçisi olabilir.
Ama derdini anlatabileceği tek bir kişi olmayabilir.
İşte modern toplumun en sessiz çelişkilerinden biri budur:
Kalabalıklar büyürken insanın içindeki yalnızlık da büyüyebilir.
Komşuluk ilişkilerinin zayıflaması, aile içi iletişimin azalması, kuşaklar arasındaki mesafenin açılması ve insanların giderek daha fazla kendi dünyalarına çekilmesi yalnızca bireysel meseleler değildir.
Bunlar toplumsal bağların zayıflamasının işaretleridir.
Çocuklar ve gençler bize ne anlatıyor?
Bir toplumun geleceğini anlamak istiyorsak gençlerine bakmak gerekir.
Gençlerin ne söylediğine, ne istediğine, neden kaygılandığına ve neden sustuğuna…
Bugünün gençleri yalnızca iş ve eğitim sorunlarıyla mücadele etmiyor.
Aynı zamanda sürekli değişen bir dünyada kendilerine yer açmaya çalışıyorlar.
Başarı baskısı, ekonomik kaygılar, gelecek belirsizliği, sosyal çevre baskısı ve dijital dünyanın yarattığı kıyaslama kültürü gençlerin omuzlarına ciddi bir yük bindirebiliyor.
Üstelik yetişkinler çoğu zaman gençlerin sorunlarını anlamak yerine onları yargılamayı tercih ediyor.
“Biz sizin yaşınızdayken…”
Bu cümleyle başlayan her konuşma, bazen iki kuşak arasındaki mesafeyi biraz daha büyütüyor.
Çünkü hiçbir kuşak, kendisinden öncekinin dünyasında yaşamıyor.
Bugünün gençlerini anlamak için onların dünyasına bakmak gerekiyor.
Onlara yalnızca öğüt vermek değil, kulak vermek gerekiyor.
Görmediğimiz insanlar
Toplumun görünmeyen yaraları yalnızca ekonomik ya da psikolojik sorunlardan ibaret değil.
Bazen görünmezlik, doğrudan insanın kendisiyle ilgilidir.
Yaşlılar…
Engelliler…
Yalnız yaşayanlar…
İş arayanlar…
Sokakta çalışan çocuklar…
Göç etmek zorunda kalanlar…
Günün büyük bölümünü kimsenin fark etmediği işlerde geçiren emekçiler…
Onların birçoğu hayatımızın içinde ama çoğu zaman hayatımızın farkında değiliz.
Yanımızdan geçiyorlar.
Bize hizmet ediyorlar.
Çalışıyorlar.
Üretiyorlar.
Bekliyorlar.
Fakat biz onları çoğu zaman yalnızca bir “meslek”, bir “istatistik” veya bir “sorun” olarak görüyoruz.
Oysa her birinin bir hikâyesi var.
Her hikâyenin de görülmeye, duyulmaya ve anlaşılmaya hakkı var.
Mesele yalnızca sistem değil, insan
Elbette sosyal sorunları yalnızca bireysel duyarlılıkla çözmek mümkün değil.
Güçlü sosyal politikalar gerekir.
Eğitimde fırsat eşitliği gerekir.
Adalet duygusunu güçlendiren kurumlar gerekir.
Çocukları, gençleri, yaşlıları ve dezavantajlı grupları koruyan mekanizmalar gerekir.
Ancak bütün bunların yanında başka bir şeye daha ihtiyacımız var:
Birbirimize karşı sorumluluk duygusuna.
Çünkü devletin kurduğu her mekanizma, toplumun kaybettiği merhametin tamamını yerine koyamaz.
Bir komşunun kapısını çalmanın yönetmeliği olmaz.
Bir arkadaşın derdini gerçekten dinlemenin mevzuatı olmaz.
Bir çocuğun korkusunu fark etmenin kanunu olmaz.
Bunlar insan olmanın gereğidir.
Peki biz neyi kaybettik?
Belki de asıl sorumuz bu.
Ne zaman birbirimizin hayatına bu kadar uzaklaştık?
Ne zaman bir başkasının acısı yalnızca birkaç saniyelik bir haber görüntüsüne dönüştü?
Ne zaman ekonomik sıkıntıyı yaşayanı suçlamayı, yalnız olanı anlamaya tercih ettik?
Ne zaman gençlerin kaygılarını “şımarıklık”, yaşlıların yalnızlığını “hayatın gerçeği” olarak görmeye başladık?
Bu soruların kolay cevapları yok.
Ama cevap aramaktan vazgeçersek sorunların kendiliğinden ortadan kalkacağını düşünmek daha büyük bir yanılgı olur.
Çünkü toplumlar yalnızca büyük krizlerle değil, küçük duyarsızlıkların birikmesiyle de yorulur.
Bir selamı esirgemekle…
Bir insanı dinlememekle…
Bir çocuğu küçümsemekle…
Bir yaşlıyı yalnız bırakmakla…
Bir gencin hayalini hafife almakla…
Ve en kötüsü, bütün bunları normal kabul etmekle…
Görmek yetmez, fark etmek gerekir
Toplumun görünmeyen yaralarını iyileştirmek için önce onları görünür hale getirmek zorundayız.
Bunun yolu birbirimizi daha fazla dinlemekten geçiyor.
Daha az yargılamak, daha çok anlamaya çalışmak gerekiyor.
Çünkü herkesin taşıdığı yük dışarıdan görünmez.
Gülümseyen bir insanın içinde büyük bir mücadele olabilir.
Sessiz duran bir gencin söyleyemediği onlarca cümle olabilir.
“İyiyim” diyen bir insan gerçekten iyi olmayabilir.
Bu nedenle belki de bugün birbirimize soracağımız en basit soru, en değerli soru olabilir:
“Gerçekten nasılsın?”
Ve bu soruyu sorarken cevabı gerçekten duymaya hazır olmak…
Çünkü bir toplumun medeniyet düzeyi yalnızca yollarının, binalarının ve teknolojisinin gelişmişliğiyle ölçülmez.
Asıl ölçü, insanının insana nasıl davrandığıdır.
En zayıfını nasıl koruduğudur.
Yalnızını nasıl hatırladığıdır.
Çocuğuna nasıl baktığıdır.
Gencinin geleceğine ne kadar umut verebildiğidir.
Yaşlısına ne kadar değer verdiğidir.
Ve en önemlisi…
Görünmeyen yaraları olan insanlarına ne kadar “Seni görüyorum” diyebildiğidir.
Çünkü bazı yaralar kanamaz.
Bazı çığlıklar duyulmaz.
Bazı insanlar yardım istemez.
Ama bütün bunlar, acının olmadığı anlamına gelmez.
Belki de artık başımızı kaldırıp etrafımıza biraz daha dikkatli bakmanın zamanıdır.
Çünkü toplumun görünmeyen yaraları, bir gün hepimizin hayatına dokunabilir.
Ve o gün geldiğinde ihtiyacımız olan şey, birbirimizi suçlayan bir toplum değil;
birbirinin yarasını fark eden, elini uzatan ve kimseyi geride bırakmamaya çalışan bir toplum olacaktır.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Yayın Kurulu Üyesi-Denetmen














