DUR, DÜNYA DUR!
Dünya dönüyor.
Üstelik bizim günlük hayatımızın ölçüleriyle düşündüğümüzde akıl almaz bir hızla. Ekvatorda saatte yaklaşık bin altı yüz yetmiş kilometreye ulaşan bu dönüşün içinde yaşıyoruz. Dünya kendi ekseni etrafında dönerken biz de onunla birlikte hareket ediyoruz. Ayaklarımız yere basıyor, çünkü yer çekimi bizi sıkı sıkıya tutuyor. Bu nedenle bu büyük hareketi bedenimizde bir savrulma, bir rüzgâr ya da uğultu olarak yaşamıyoruz.
Fiziksel olarak Dünya’nın dönüşü sırasında bir aracın içinde savrulur gibi sağa sola savrulmuyoruz. Fakat insanın aklına başka bir soru geliyor: Dünyanın dönüşünü yalnızca bedenimizle mi ölçmeliyiz?
Ben öyle düşünmüyorum.
Çünkü biz dünyanın dönüşünü hissediyoruz. Belki ayaklarımızın altındaki toprağın döndüğünü doğrudan hissetmiyoruz ama hayatın içinde bu dönüşün hızını yaşıyoruz. Ruhumuzla, zihnimizle, bedenimizle hissediyoruz. Bazen öylesine yoğun hissediyoruz ki insan sanki yalnızca dünya ile birlikte dönmüyor; hayatın bütün hareketiyle birlikte savruluyor.
Belki de mesele dünyanın dönüşünü duyup duymamak değil, o büyük dönüşün hayatımızda neye dönüştüğünü görmek.
Sabah gözümüzü açtığımız andan itibaren bir şeylerin peşinden koşmaya başlıyoruz. Telefonlar, işler, sorumluluklar, geçim derdi, aile, trafik, haberler, beklenmedik gelişmeler… Bir sorunla ilgilenirken başka bir sorun çıkıyor. Tam bir sıkıntının içinden çıkmışken hayat önümüze başka bir mesele koyuyor. İnsan bazen kendisine ne olduğunu anlamaya bile fırsat bulamadan bir sonraki günün içine giriyor.
Çünkü bazı hızların ölçüsü kilometre değildir. Kimi zaman insanın yorgunluğudur. Kimi zaman bir gecede değişen hayatıdır. Kimi zaman da bir olayın etkisini daha üzerinden atamadan başka bir olayla karşılaşmasıdır.
Galiba dünyanın hızını hayatımızın içinde tam burada duyuyoruz.
Kimi zaman bir karşılaşma, kimi zaman bir ayrılık, kimi zaman bir haber, kimi zaman hiç beklemediğimiz bir değişiklik hayatın akışını değiştiriyor. Bir olay başka bir olayı doğuruyor. Bir karar başka bir hayatı etkiliyor. Bazen “tesadüf” diyoruz, bazen “mucize”, bazen “aniden oldu” deyip geçiyoruz, bazen de karşısında çaresiz kaldığımız için “Alın yazısıymış” deriz. Oysa hayatın içinde birbirini hiç tanımayan insanların yolları kesişiyor, planlar değişiyor, beklenmedik olaylar birbirini takip ediyor.
Çünkü hayat yalnızca bulunduğumuz yerde durmaktan ibaret değil. Biz yaşarken değişiyoruz, çevremiz değişiyor, şartlar değişiyor, ilişkiler değişiyor, ihtiyaçlar değişiyor. Dünya dönüyor ve hayat da onun üzerinde hiç durmadan akıyor.
Fakat mesele yalnızca hayatın hızından ibaret değil. Bir de hayatın nimetleri var. İnsanın doğduğu yer, ailesi, aldığı eğitim, sahip olduğu imkânlar, karşılaştığı insanlar, çalışma şartları hayatın yönünü etkiliyor. Aynı dünyada biri bolluk içinde yaşarken başka biri ekmeğini düşünerek geceyi geçiriyor. Biri geleceğini rahatlıkla planlarken diğeri yarını nasıl karşılayacağını düşünüyor.
İnsan ister istemez soruyor: Neden hayatın nimetleri herkese aynı yakınlıkta görünmüyor?
Sanki dünya dönerken hayatın içindeki pek çok şey de yer değiştiriyor. İmkânlar ortaya çıkıyor ve kayboluyor, insanların hayatları farklı yönlere savruluyor. Kimi zaman emek karşılığını buluyor, kimi zaman insan daha hakkını arayamadan başka bir engelle karşılaşıyor.
Burada hayatın görünmeyen çeperleri ortaya çıkıyor. Bunlar her zaman açıkça görülen duvarlar değil. Bazen ekonomik şartlar, bazen imkânsızlıklar, bazen insanların birbirini anlamaması, bazen yaşadığımız çevrenin koşulları, bazen de insanın kendi içine koyduğu sınırlar oluyor. İnsan kimi zaman önündeki engeli görüyor, kimi zaman ise engelin nerede başladığını bile anlayamıyor.
Daha fazla mı çalışmalıydı? Daha mı cesur olmalıydı? Başka bir yol mu denemeliydi? Yoksa şartlar mı buna izin vermedi? Bütün bunların cevabını her zaman bulamıyoruz.
Aslında bu yorgunluk biraz da buradan geliyor. Her şeyin sürekli değiştiği bir hayatın içinde insan kendisine sakin bir alan bulmakta zorlanıyor. Bir acıyı sindirmeye çalışırken yeni bir sorumluluk ortaya çıkıyor. Bir sevincin tadını çıkarmaya fırsat bulamadan başka bir telaş başlıyor.
İnsan yalnızca bedenen yorulmuyor. Zihni yoruluyor, ruhu yoruluyor, duyguları yoruluyor. Fiziksel olarak savrulmuyor olabiliriz. Ama hayatın içinde, dünyanın dönüş hızına çarpa çarpa savrulduğumuz anlar var.
Kimi evladıyla ilgili bir hayal kırıklığı yaşıyor. Kimi komşusuyla anlaşmazlık içinde kalıyor. Kimi işini kaybediyor. Kimi yalnızlıkla karşı karşıya. Kimi bir yakınının hastalığıyla uğraşıyor. Kimi hiç beklemediği bir kayıpla hayatının yönünü yeniden belirlemek zorunda kalıyor. Aynı dünyanın içinde herkes başka bir mücadele veriyor.
Bu yüzden bazen birbirimizin yaşadığı hayatı tam olarak göremiyoruz. Birinin derdi bize küçük görünebiliyor, oysa onun hayatındaki en büyük mesele olabiliyor. Birinin sessizliği ilgisizlik sanılabiliyor, oysa belki de taşıdığı ağır bir yük var. İnsanların birbirine biraz daha dikkatle bakmaya ihtiyacı var. Çünkü herkes kendi görünmeyen çeperleriyle mücadele ediyor.
Ve bütün bunların içinde insanlar birbirlerinin hayatlarına çarpıyor. Kimi zaman bir sözle, kimi zaman bir davranışla, kimi zaman bir yanlış anlaşılmayla… Bazen de hiçbirimizin seçmediği hayat koşulları nedeniyle yollarımız kesişiyor. Hayatlar birbirine değiyor, insanlar birbirlerinin hayatlarında iz bırakıyor. Kimi zaman iyi bir iz, kimi zaman kırıcı bir iz. Çünkü insan yalnız yaşamıyor. Birbirimizin hayatından geçiyoruz.
Kim bilir, insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, hayatın tamamen durması değil. Bazen yalnızca kendisine küçük bir durma alanı bulabilmesi. Biraz düşünmek, biraz dinlenmek, biraz çevresine bakmak ve biraz da kendi hayatını anlamaya çalışmak. Çünkü sürekli hareket eden bir hayatın içinde insan bazen kendisini bile geride bırakabiliyor.
Belki her gece kendimize birkaç soru sorabiliriz: Bugün neler yaşadım? Neye yetişmeye çalıştım? Neleri fark ettim, neleri fark etmeden geçtim? Bugün bir insanın hayatına iyi bir şey kattım mı? Kendi hayatımda hangi çeperle karşılaştım? Bütün bu hareketin içinde kendime ne kadar zaman ayırabildim?
Bu sorular dünyanın dönüşünü durdurmaz, hayatın hızını da değiştirmez. Ama belki insanın kendi içindeki hareketi biraz olsun anlamasına yardımcı olur.
Sonunda hepimizin ulaşacağı bir durak var: Ölüm. Hayatın bütün koşuşturması bir gün sona erecek. Bugün çok önemli sandığımız pek çok şey geride kalacak. Para, makam, telaş, tartışmalar, hesaplar… Hepsi bir yerde bitecek. Dünya dönmeye devam edecek. Ama bizim bu dünyadaki yolculuğumuz bir gün tamamlanacak.
Geriye ise insanın hayat boyunca ne bıraktığı kalacak. Belki bir iyilik, belki bir sevgi, belki bir çocuğun yüzünde bıraktığı gülümseme, belki bir sofrada paylaşılan ekmek, belki zor zamanında yanında olduğu bir insan.
Belki de hayatın gerçek ölçüsü budur: Ne kadar hızlı yaşadığımız değil, bu hızın içinde ne kadar insan kalabildiğimiz.
Dünya dönmeye devam edecek. Mevsimler değişecek. Günler geçecek. İnsanlar doğacak, büyüyecek, yaşlanacak ve bir gün bu dünyadan ayrılacak. Biz ise bütün bunların içinde yaşamaya devam edeceğiz. Bazen yetişeceğiz, bazen geride kalacağız. Bazen düşeceğiz, bazen yeniden ayağa kalkacağız.
İşte bu yüzden dünyanın dönüşünü hissediyoruz diyorum. Belki toprağın altımızda dönmesini bedenimizde bir savrulma olarak yaşamıyoruz. Ama hayatın içindeki dönüşünü hissediyoruz. Ruhumuzla, zihnimizle, bedenimizle, bazen bütün hücrelerimizle hissediyoruz.
Ve insan bazen bütün bu hareketin ortasında yalnızca şunu söylemek istiyor:
Dur, dünya, dur!
Biraz yavaşla. Biraz soluklanalım. Birbirimizi görelim. Birbirimizi anlayalım. Hayatın içinde savrulan yanlarımızı biraz toparlayalım. Çünkü hayat zaten yeterince hızlı. Dünya zaten dönüyor. Biz de onunla birlikte dönüyoruz.
Ama birbirimizi bu dönüşün içinde kaybetmeyelim.















