Sabah verdiğimiz kararların akşam neden bazılarını sorguluyoruz? Çünkü insan psikolojisi, gün boyunca aynı düzlemde çalışmıyor.
Saat 08.00…
Alarm çalıyor.
Gözlerimizi açıyoruz. Yeni bir gün.
Dün yaşananlar biraz geride kalmış, bugün henüz yaşanmamış.
Zihin önümüzde duran saatleri bir fırsat olarak görüyor.
“Bugün erken kalkacağım.”
“Bugün sakin olacağım.”
“Bugün işlerimi yetiştireceğim.”
“Bugün kimseyle tartışmayacağım.”
Sabah insanın kendisine verdiği sözler biraz daha kolaydır.
Çünkü günün yükü henüz omuzlarımızda değildir.
Sonra saat 13.00 oluyor.
Aynı insan…
Telefon susmuyor.
İşler birikmiş.
Birileri bir şey istiyor.
Bir toplantı uzamış.
Trafik başlamış.
Sabahki sakinlik, günün gerçekleriyle sınanmaya başlamış.
Ve saat 22.00…
Ev sessiz.
Telefon bir kenarda.
Günün gürültüsü çekilmiş.
İnsan bu kez başkalarıyla değil, kendisiyle baş başa.
Sabah verdiği kararları düşünüyor.
Öğlen yaşadığı tartışmayı tekrar hatırlıyor.
Gönderdiği mesajı açıp yeniden okuyor.
“Bunu neden söyledim?”
“Acaba yanlış mı anlaşıldım?”
“Yarın ne yapacağım?”
İşte insan psikolojisinin en ilginç taraflarından biri burada ortaya çıkıyor:
Aynı insan, aynı gün içinde farklı duygusal ve bilişsel koşullardan geçebilir.
Bu, üç farklı insan olduğumuz anlamına gelmez.
Ama zihnimizin çalışma biçiminin gün boyunca değişebildiğini gösterir.
08.00 — Umudun saati
Sabahın ilk saatlerinde gün henüz tüketilmemiştir.
Önümüzde seçenekler vardır.
Henüz yorulmamış olabiliriz. Henüz günün stres kaynaklarıyla karşılaşmamış olabiliriz.
Bu nedenle sabah saatleri birçok insan için planlama ve başlangıç duygusunu güçlendirebilir.
Fakat burada önemli bir ayrıntı var:
Her insan sabah aynı psikolojik durumda değildir.
Uyku süresi ve kalitesi, biyolojik ritim, yaşam düzeni ve kişisel farklılıklar güne nasıl başladığımızı etkiler.
Kimi insan sabahları zihinsel olarak çok aktiftir.
Kimi insan ise birkaç saat geçmeden kendisini toparlayamaz.
Dolayısıyla psikolojiyi yalnızca saate bağlamak doğru değildir.
Saat bir çerçevedir.
İçinde yaşanan ise insandan insana değişir.
10.30 — Gerçeklik kendini hatırlatıyor
Gün ilerledikçe yapılacaklar listesi devreye girer.
Zihin artık yalnızca “bugün ne yapabilirim?” diye düşünmez.
“Bunu nasıl yetiştireceğim?” sorusu da ortaya çıkar.
Dikkat bölünür.
Bir işten diğerine geçilir.
Telefon, e-posta, toplantı, trafik, sosyal ilişkiler…
Modern insanın zihni aynı anda çok sayıda uyarana maruz kalabilir.
Ve burada önemli bir psikolojik gerçek ortaya çıkar:
Zihinsel kapasitemiz sınırsız değildir.
Sürekli karar vermek, sürekli dikkat değiştirmek ve sürekli tepki vermek yorucu olabilir.
Sabah sakin görünen insanın öğlene doğru daha tahammülsüz davranmasının tek nedeni “karakteri” olmayabilir.
Günün birikmiş yükü de davranışlarını etkiliyor olabilir.
13.00 — Günün ağırlık merkezi
Öğle…
Artık günün nasıl geçeceğine ilişkin ilk izlenim oluşmuştur.
Sabah planladığımız şeylerin bir kısmı yapılmış, bir kısmı ertelenmiş olabilir.
Tam bu noktada insan kendisini başkalarıyla kıyaslamaya da daha açık hâle gelebilir:
“Ben neden yetiştiremiyorum?”
“Herkes benden daha başarılı mı?”
“Neden işler benim istediğim gibi gitmiyor?”
Özellikle sürekli performans göstermenin beklendiği bir yaşam biçiminde insan, kendi değerini yaptığı işlerle ölçmeye başlayabilir.
Oysa insanın değeri, gün içinde kaç işi tamamladığıyla ölçülebilecek kadar basit değildir.
Bir gün verimsiz geçebilir.
Bir toplantı kötü geçebilir.
Bir proje yetişmeyebilir.
Bunların hiçbiri tek başına insanın bütün hayatını tanımlamaz.
17.00 — Tahammülün sınandığı saatler
Akşama doğru fiziksel ve zihinsel yorgunluk kendisini daha fazla hissettirebilir.
Günün stresleri birikmiştir.
Bazı insanlar için bu saatler işten çıkış, trafik, aile sorumlulukları ve yeni kararların başladığı ikinci bir mesai anlamına gelir.
Tam da burada küçük bir tartışma büyüyebilir.
Bir cümle gereğinden fazla dokunabilir.
Normalde önemsemeyeceğimiz bir davranış bizi öfkelendirebilir.
Bunun anlamı, “Akşam herkes sinirli olur” değildir.
Ama yorgunluk ve stresin duygu düzenleme süreçlerini zorlaştırabileceğini unutmamak gerekir.
Bazen problem yalnızca karşımızdaki insan değildir.
Bazen karşımızdaki insana verecek enerjimiz kalmamıştır.
Bu ayrımı yapabilmek, ilişkiler açısından büyük önem taşır.
19.00 — Eve dönen beden, geride kalan zihin
İnsan işten eve geldiğinde yalnızca bedenini getirmez.
Günün konuşmalarını da getirir.
Kırgınlıklarını getirir.
Başarısızlıklarını getirir.
Söyleyemediklerini getirir.
Bazen hiç ilgisi olmayan bir tartışmaya bile günün başka bir yerinde yaşanan stres sızar.
Bu nedenle aile içinde yaşanan her gerginliğin kaynağı bazen o anki konuşma olmayabilir.
İnsan, gün boyunca biriktirdiklerini akşam saatlerinde daha görünür hâle getirebilir.
Bu yüzden sağlıklı iletişimde şu soru önemlidir:
“Şu anda gerçekten bana mı kızgın, yoksa bütün günün yorgunluğunu mu taşıyor?”
Elbette bu sorunun cevabını bizim yerimize varsaymamak gerekir.
Ancak sormak, anlamaya çalışmanın ilk adımıdır.
22.00 — İnsan kendisiyle karşılaşıyor
Ve nihayet gün bitiyor.
Saat 22.00…
Dışarıdaki dünya yavaşlıyor.
İnsan kendi düşüncelerinin sesini daha fazla duymaya başlıyor.
Gün içinde ertelenen duygular yeniden ortaya çıkabiliyor.
Bir telefon konuşması.
Bir bakış.
Bir cümle.
Bir hata.
Bir özlem.
Bir korku…
Gecenin sessizliği bazen insanın zihnini dinlendirmek yerine düşüncelerin daha fazla fark edilmesine neden olabilir.
Ancak burada çok önemli bir ayrım var:
Gece aklımıza gelen her düşünce doğru değildir.
Duygumuz gerçek olabilir.
Ama duygumuzun ürettiği yorum yanılabilir.
“Kimse beni sevmiyor.”
“Her şey kötü gidiyor.”
“Bu ilişki kesinlikle bitmeli.”
“Hayatımda hiçbir şey yolunda değil.”
Bunlar gerçekler değil, o anda zihnimizin ürettiği değerlendirmeler olabilir.
Bu nedenle özellikle yoğun duygular içindeyken büyük kararları hemen vermek yerine, mümkünse biraz zaman tanımak ve düşünceyi yeniden değerlendirmek yararlı olabilir.
00.00 — Zihin hâlâ konuşuyor
Gece yarısı…
Beden yatağa girmiştir.
Ama zihin hâlâ mesaidedir.
İnsan bazen bütün gün susturduğu soruları tam uyuyacakken duymaya başlar.
“Ya şöyle olursa?”
“Keşke…”
“Acaba…”
İşte burada uyku yalnızca ertesi günün enerjisi açısından değil, zihinsel ve duygusal işleyiş açısından da önem kazanır.
Yetersiz veya kalitesiz uyku, ertesi gün dikkat ve duygu düzenleme gibi süreçleri olumsuz etkileyebilir.
Bu yüzden bazen çözmeye çalıştığımız problem, uykusuz bir zihinde olduğundan daha büyük görünebilir.
Bazı geceler hayatımızı çözmemiz gerekmiyor.
Bazen sadece uyumamız gerekiyor.
Sabah söylediğimiz sözlere akşam neden şaşırıyoruz?
Çünkü insan sabit bir makine değil.
Biyolojik ritimlerimiz, uyku durumumuz, stres düzeyimiz, yaşadığımız olaylar, sosyal çevremiz ve içinde bulunduğumuz koşullar psikolojik durumumuzu etkiliyor.
Ama bundan “Saat 22.00’de verilen kararlar yanlıştır” sonucu çıkarılamaz.
Aynı şekilde “Sabah alınan kararlar daha doğrudur” demek de bilimsel olarak doğru bir genelleme olmaz.
Asıl mesele saatin kendisinden çok, kararı hangi psikolojik durumda verdiğimizdir.
Çok yorgun muyuz?
Çok öfkeli miyiz?
Aşırı kaygılı mıyız?
Uykusuz muyuz?
Baskı altında mıyız?
Yoksa sakin ve düşünmeye elverişli bir durumda mıyız?
Bazen saate değil, kendimize bakmamız gerekir.
Bir günün içinde kaç farklı “ben” var?
Belki de cevap şudur:
Tek bir “ben” var.
Ama o “ben” gün boyunca farklı koşullardan geçiyor.
08.00’de umutlu.
13.00’te mücadele içinde.
17.00’de yorgun.
22.00’de sorgulayan.
00.00’da düşünen…
Bunların hepsi aynı insan.
Bu yüzden kendimizi yalnızca en kötü saatimizle tanımlamak da, en iyi saatimizle idealize etmek de doğru değil.
İnsan bir anından ibaret değildir.
Bir öfkeden ibaret değildir.
Bir başarısızlıktan ibaret değildir.
Bir gecelik umutsuzluktan da ibaret değildir.
İnsan, bütün günün toplamıdır.
Belki de psikolojik olgunluk, gün içinde değişen ruh hâlimizi bastırmak değil; onların her birini fark ederek hangisinin geçici, hangisinin üzerinde gerçekten düşünmemiz gereken bir işaret olduğunu ayırt edebilmektir.
Sabah kendimize verdiğimiz sözleri akşam hatırlayalım.
Akşam yaşadığımız duyguları sabah yeniden değerlendirelim.
Ve kendimize şu soruyu soralım:
“Bugün değişen ben miydim, yoksa sadece hayatın içindeki koşullar mı değişti?”
Çoğu zaman ikincisi.
Çünkü insan değişkendir.
Ama bu değişkenlik bir kusur değildir.
İnsan olmanın kendisidir.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Yayın Kurulu Üyesi-Denetmen















