Bir ülkenin ekonomik durumunu anlamak için enflasyon oranına, büyüme verilerine, işsizlik rakamlarına ve gelir göstergelerine bakılır. Ancak ekonominin gerçek fotoğrafı çoğu zaman istatistik tablolarında değil, vatandaşın gündelik yaşamında ortaya çıkar.
Bugün Türkiye’de ekonomi tartışmasının merkezinde yer alan hayat pahalılığı da tam olarak böyle bir mesele.
Çünkü hayat pahalılığı, yalnızca fiyatların yükselmesi değildir. Aynı zamanda gelir ile gider arasındaki dengenin bozulması, satın alma gücünün aşınması, tasarruf kapasitesinin azalması ve geleceğe ilişkin ekonomik beklentilerin zayıflamasıdır.
Bu nedenle hayat pahalılığına yalnızca “enflasyon sorunu” olarak yaklaşmak, meselenin toplumsal boyutunu eksik bırakır.
Enflasyon düşerken fiyatlar neden düşmüyor?
Kamuoyunda en sık karşılaşılan ekonomik sorulardan biri şudur:
“Enflasyon düşüyorsa neden hayat ucuzlamıyor?”
Bu sorunun yanıtı ekonomi biliminin temel kavramlarından birinde saklıdır.
Enflasyon, fiyatların düşmesi değil, fiyatların artış hızının ifade edilmesidir.
Örneğin enflasyonun yüzde 50’den yüzde 30’a gerilemesi, fiyatların yüzde 20 oranında düştüğü anlamına gelmez. Fiyatlar hâlâ yükselmektedir; yalnızca daha yavaş yükselmektedir.
Bu ayrım teknik açıdan basit görünse de toplumsal açıdan son derece önemlidir.
Çünkü yüksek enflasyon döneminde fiyat seviyeleri zaten önemli ölçüde yükselmişse, daha düşük enflasyon oranı vatandaşın geçmişte kaybettiği satın alma gücünü otomatik olarak geri getirmez.
Dolayısıyla ekonomik istikrarın kalıcı hale gelmesi yalnızca enflasyon oranının düşürülmesiyle değil, fiyat istikrarının sürdürülebilir biçimde sağlanmasıyla mümkündür.
Vatandaşın gerçek enflasyonu nedir?
Ekonomik göstergeler ortalama bir tabloyu ortaya koyar. Ancak her hanenin tüketim sepeti aynı değildir.
Düşük gelirli bir ailenin bütçesinde gıda, kira, enerji ve ulaşımın payı yüksektir.
Yüksek gelirli bir hanenin harcama yapısı ise farklıdır.
Bu nedenle aynı enflasyon oranı toplumun bütün kesimlerini aynı şiddette etkilemez.
Gelirinin büyük bölümünü zorunlu ihtiyaçlara ayıran vatandaş için gıda veya kira fiyatlarındaki artış, ekonomik refah üzerinde çok daha büyük bir baskı yaratır.
Burada önemli olan yalnızca fiyatların yükselmesi değil, gelirin ne kadarının zorunlu tüketim için harcandığıdır.
Bu nedenle hayat pahalılığı tartışmasını daha sağlıklı yapabilmek için ortalama enflasyonun yanında hanehalklarının gelir ve harcama yapısına da bakmak gerekir.
Ücret artışı refah artışı mıdır?
Nominal ücret ile reel ücret arasındaki fark, ekonomik tartışmanın kritik noktalarından biridir.
Maaşın rakamsal olarak yükselmesi, tek başına vatandaşın zenginleştiği anlamına gelmez.
Eğer aynı dönemde temel tüketim kalemlerinin fiyatları daha hızlı yükseliyorsa, ücret artışı satın alma gücünü artırmak yerine mevcut kaybı telafi etmeye çalışıyor olabilir.
Bu nedenle “maaş ne kadar arttı?” sorusundan önce şu sorunun sorulması gerekir:
Maaşla satın alınabilen mal ve hizmet miktarı ne kadar değişti?
Ekonomik refahın vatandaş tarafından hissedilmesi, nominal gelirden çok reel satın alma gücüne bağlıdır.
Bu durum özellikle sabit gelirli kesimler açısından daha belirgindir.
Konut artık yalnızca bir barınma sorunu değil
Türkiye’nin ekonomik gündeminde konut meselesi özel bir önem taşıyor.
Kira ve konut maliyetlerinin yükselmesi, hanehalkı bütçesinde yalnızca bir gider kaleminin büyümesi anlamına gelmiyor.
Bunun ekonomik ve sosyal sonuçları çok daha geniş.
Yüksek kira, diğer tüketim harcamalarını azaltıyor.
Tasarruf kapasitesini sınırlıyor.
Gençlerin ailelerinden bağımsız yaşamasını zorlaştırıyor.
İş gücü hareketliliğini etkiliyor.
Yeni aile kurma kararlarını geciktirebiliyor.
Dolayısıyla konut politikası, yalnızca gayrimenkul sektörünün konusu değildir.
Konut, aynı zamanda gelir dağılımı ve sosyal refah politikasıdır.
Bir çalışanın kazandığı gelirin çok büyük bölümünü barınma giderine ayırmak zorunda kalması, o kişinin ekonomik özgürlüğünü doğrudan sınırlar.
Gençlerin ekonomik geleceği
Hayat pahalılığının belki de en stratejik etkisi gençler üzerinde görülüyor.
Genç bir insanın ekonomik hayatın içine girmesi yalnızca bir iş bulmasından ibaret değildir.
İş bulmak ister.
Düzenli gelir elde etmek ister.
Ev kurmak ister.
Tasarruf yapmak ister.
Geleceğini planlamak ister.
Ancak gelir ile yaşam maliyeti arasındaki makas açıldığında bu hedeflerin tamamı daha zor hale gelir.
Bu noktada mesele yalnızca genç işsizliği değildir.
Mesele, gençlerin ekonomik bağımsızlık kazanabilme kapasitesidir.
Gençlerin önemli bir bölümü uzun eğitim süreçlerinin ardından iş hayatına girerken yüksek konut ve yaşam maliyetleriyle karşılaşıyorsa, ekonomik sistemin gençler için ürettiği fırsatların niteliği yeniden değerlendirilmelidir.
Çünkü geleceğe güven duymayan genç, yatırım yapmaz; erteler.
Evliliğini erteler.
Konut alımını erteler.
Tüketimini sınırlar.
Hatta bazı durumlarda ülke dışında gelecek arayışına yönelir.
Dolayısıyla gençlerin ekonomik beklentileri, ülkenin uzun vadeli kalkınma kapasitesi açısından stratejik önemdedir.
Orta sınıf neden korunmalı?
Ekonomik istikrarın önemli göstergelerinden biri de güçlü bir orta sınıfın varlığıdır.
Orta sınıfın ekonomik gücü yalnızca tüketim kapasitesiyle ölçülmez.
Tasarruf yapabilme, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişebilme, konut sahibi olabilme ve geleceği planlayabilme kapasitesi de önemlidir.
Yüksek ve uzun süreli enflasyon, bu kapasiteyi aşındırabilir.
Tasarruflar erir.
Borçlanma ihtiyacı artar.
Hanehalkları gelecekteki gelirlerini bugünden kullanmaya başlar.
Ekonomik belirsizlik yükselir.
Bu durum yalnızca bireysel refahı değil, ekonominin genel dayanıklılığını da etkiler.
Enflasyonla mücadele neden çok boyutlu olmalı?
Enflasyonla mücadelede para politikası kuşkusuz merkezi öneme sahiptir.
Ancak yüksek enflasyonun kalıcı biçimde çözülmesi yalnızca faiz oranlarının değiştirilmesiyle mümkün değildir.
Mali disiplin, üretim kapasitesi, verimlilik, rekabet, yatırım ortamı, enerji maliyetleri, dış ticaret dengesi ve beklentiler de sürecin parçasıdır.
Ekonomik politikaların birbirinden kopuk uygulanması, kısa vadeli kazanımların kalıcılığını zayıflatabilir.
Bu nedenle fiyat istikrarı, yalnızca merkez bankalarının değil, ekonomi yönetiminin bütün kurumlarının ortak hedefi olmalıdır.
Üretmeden kalıcı refah mümkün değil
Hayat pahalılığıyla mücadelede en sık gözden kaçan konulardan biri üretim ve verimliliktir.
Kalıcı refahın temelinde üretim kapasitesinin artması vardır.
Yüksek katma değerli üretim yapan, teknolojik kapasitesini geliştiren, nitelikli iş gücü yetiştiren ve verimliliğini artıran ekonomiler uzun vadede daha yüksek reel gelir üretebilir.
Bu nedenle ekonomik politika yalnızca bugünkü fiyatları kontrol etmeyi değil, yarının üretim kapasitesini de büyütmeyi hedeflemelidir.
Eğitim politikası burada doğrudan ekonomik politika haline gelir.
Sanayi politikası ekonomik politika haline gelir.
Bilim ve teknoloji yatırımları ekonomik politika haline gelir.
Hukukun öngörülebilirliği ve kurumsal güven de ekonomik politikanın parçasıdır.
Çünkü yatırım, yalnızca sermaye ile değil, öngörülebilirlik ile yapılır.
Ekonominin görünmeyen değişkeni: Güven
Bir ekonomide güven zayıfladığında insanlar geleceğe ilişkin kararlarını değiştirmeye başlar.
Hanehalkı daha fazla tasarruf etmek isteyebilir.
İşletme yatırımını erteleyebilir.
Genç gelecek planını değiştirebilir.
Yatırımcı uzun vadeli karar almaktan kaçınabilir.
Bu nedenle ekonomik güven, istatistik tablolarında tek bir satırla ölçülemese de ekonominin işleyişinde son derece belirleyicidir.
Ekonomik politikaların öngörülebilirliği ve kurumsal güvenin güçlendirilmesi, fiyat istikrarı kadar önemlidir.
Ekonominin başarısı hayatın içinde ölçülür
Ekonomik politikaların başarısını değerlendirmek için elbette enflasyona, büyümeye ve diğer makroekonomik göstergelere bakmak gerekir.
Ancak nihai değerlendirme insan hayatında yapılmalıdır.
Bir çalışan kazandığı gelirle geçinebiliyor mu?
Bir genç bağımsız bir yaşam kurabiliyor mu?
Bir aile çocuklarının eğitimini karşılayabiliyor mu?
Bir emekli temel ihtiyaçlarını zorlanmadan karşılayabiliyor mu?
Haneler geleceğe ilişkin makul bir ekonomik plan yapabiliyor mu?
Bu soruların yanıtı, ekonomik göstergelerin toplumdaki gerçek karşılığını ortaya koyar.
Türkiye’nin önündeki temel mesele yalnızca enflasyonu düşürmek değildir.
Asıl mesele, enflasyon düştüğünde ortaya çıkacak ekonomik refahı geniş toplum kesimlerine ulaştırabilmektir.
Çünkü ekonomik istikrarın gerçek anlamı, yalnızca fiyatların daha yavaş artması değildir.
Ekonomik istikrar;
öngörülebilir bir gelecek,
güçlü bir satın alma gücü,
erişilebilir bir konut,
nitelikli istihdam,
yeterli tasarruf kapasitesi
ve emeğin karşılığının alınabildiği bir yaşam standardıdır.
Sonuçta ekonomi insan içindir.
Rakamlar ekonomiyi anlatır.
Ama ekonominin başarısını insanın hayatı gösterir.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Denetmen















