Eski Duvarın Sabahı
Eski taş duvarın gölgesinde, kim bilir kaç yıldır orada duran pas rengi tuğlaların arasında, bu sabah beklenmedik bir kalabalık toplanmıştı.
Begonviller sarmaşıktan aşağı süzülmüş, petunyalar köşeden fırlamıştı. Sanki bir haber gelmiş, herkes en güzel elbisesini giyip aynı duvarın önünde buluşmuştu.
Beyaz begonviller ortada duruyordu. Başları hafif eğik, yapraklarının arasından ışığı süzerek… Belki gelin onlardı; belki de gelinin en yakın arkadaşları. Kimse tam olarak bilmiyordu. Ama duruşlarında, insanın ister istemez dikkatini çeken bir tören ciddiyeti vardı.
Pembeler hemen yanlarındaydı. Daha cesur, daha renkli, daha neşeli… Kahkahası uzaktan bile duyulan davetliler gibiydiler. Bir düğünde herkesin tanıdığı, herkesin sevdiği o kuzenlerden biri…
Mor petunyalar ise biraz uzaktan izliyordu olup biteni. Fenerin gölgesine sığınmış, meraklı ama çekingen… Belki komşu çocuklarıydılar; belki de yoldan geçerken bu kalabalığı fark edip duran birileri.
Duvara asılı eski fener ise hepsinden yukarıda, demir kafesli kollarıyla sessizce duruyordu. Ampulü hâlâ yanıyormuş gibi… Sanki bu törenin en yaşlı tanığıydı.
Yıllardır oradaydı. Kim bilir kaç bahar geçirmiş, kaç çiçeğin açtığını, kaçının solup gittiğini görmüştü.
Ve bütün bu kalabalığın arkasında, eski taş duvar sessizce ev sahipliği yapıyordu. Kırık sıva izleri, tuğla aralarındaki ince çatlakları ve yılların bıraktığı izlerle…
Belki gerçekten bir düğün değildi bu.
Belki yalnızca sıradan bir sabah selamlaşmasıydı.
Ama bakışlar öylesine sıcak, renkler öylesine uyumluydu ki insan, farkında olmadan aralarında küçük bir hikâye kurmak istiyordu.
Belki de bazı sabahlar, hiçbir şey söylemeden de bir hikâye anlatırdı.














