Doğduğumuz an zaman, henüz üzerine tek bir damla mürekkep damlamamış sonsuz bir kâğıt gibi uzanır önümüzde. Varoluşun o derin, fısıltılı sessizliğinde her insan, elinde gizli bir yontu kalemiyle doğar. Dünya, hazır patikalarla örülü bir harita değil, biçim verilmeyi bekleyen, sisler arasında gömülü ham bir coğrafyadır.
Bir nehir düşünün ki, kaynağından çıktığında önünde hazır bir yatak bulmaz. Kayaları aşındırır, toprağı deler, kimi zaman kıvrılır, kimi zaman coşar. Onun yönünü belirleyen yalnızca akışı değildir, karşısına çıkan engeller karşısında gösterdiği kararlılıktır. İnsan da seçimleriyle kendi yatağını açan bir nehir gibidir.
Çoğu zaman kederlerimizi ve sevinçlerimizi dışarıdaki rüzgârlara, gökyüzünün tesadüfi dizilimlerine bağlama kolaycılığına kaçarız. Oysa çizgi, kalem kâğıda dokunduğu anda başlar. Kader dediğimiz o muazzam dokuma, attığımız her adımla, seçtiğimiz her sessizlikle kendi ellerimizle ilmek ilmek ördüğümüz soyut bir desendir.
Atılan her adım, boşlukta öylece kaybolup gitmez, basılan toprağın belleğine kazınır. Bir gülümseme, kırılan bir cesaret, uzatılan bir el ya da geri çekilen bir gölge… Bütün bu eylemler, zamanın görünmez çamurunda derin izler bırakır. İnsan, kararlarıyla kendi basamaklarını inşa eden ve o basamakların yöneldiği zirvede duran tek mimardır.
Yol, yürüdükçe var olan bir mucizedir. Önceden serilmiş kırmızı halılar ya da taşları döşenmiş caddeler aramak, insanın kendi gücüne kör kalmasıdır. Rüzgârı arkasına alıp ilk adımı atan kişi, bastığı yerdeki çalıları ayıklar, kayaları eritir ve adımlarının ağırlığıyla kendine özgü bir yön çizer. Yolcu, yolu izlemez, yolcu, adımlarıyla yolu doğurur.
Bazen de patikalar keskin virajlara, karanlık uçurumlara sapar. Yanılgılar ve keşkeler, çizilen bu haritanın koyu lekelere boğulmuş köşeleridir. Ancak o lekeler bile yolun karakterini belirler. Yanlış bir sapakta kaybolmak, o sapaktan geri dönmeyi öğrenmek kadar şekillendirir insanı, çünkü kırılan dallar, ağacın gövdesine yeni ve güçlü budaklar kazandırır.
Ağaçlar nasıl rüzgâra verdikleri yanıtla gövdelerini bir tarafa eğip kendi biçimlerini bulursa, insan da karşılaştığı fırtınalara verdiği karşılıkla kendi siluetini kazandırır hayata. Pasif bir izleyici gibi durmak da bir seçimdir ve o durağanlık dahi gri, silik bir izin çizilmesine yol açar; yani eylemsizlik bile bir eylemdir
İnsanın eylemleri ile kendi varlığı arasında aynalı bir yankı odası vardır. Dışarıya ne saçarsak, içimizin coğrafyası da ona göre biçim alır. Cömertlik, ruhun sınırlarını genişleten geniş bir ova yaratırken, kibir ve korku, geçit vermez dar boğazlar inşa eder. Yapıp etmelerimiz, sadece dışarıdaki patikayı değil, ruhumuzun içindeki o karmaşık labirenti de çizer.
Baş başa kaldığımız o izole anlarda fark ederiz ki, bir başkasının ayak izlerine basarak kendi zirvemize ulaşamayız. Başkalarının çizdiği rotalar, üzerimizde eğreti duran ödünç kıyafetler gibidir. İnsan, yalnız kendi adımlarının ritmine güvendiğinde ve kendi pusulasının kuzeyini belirlediğinde gerçekten “kendisi” olma cesaretini gösterir.
Dönüp arkamıza baktığımızda gördüğümüz o uzun şerit, şansın ya da tesadüflerin bir oyunu değildir. O çizgi, cesaretlerimizle, korkularımızla, vazgeçişlerimizle ve direnişlerimizle inşa edilmiş bir kişisel tarih müzesidir. Her iz, altında bizim imzamızı taşır, her dönemeç, bizim irademizin gölgesini barındırır.
Sonunda anlarız ki insan, hem heykeltıraş hem de o heykeltıraşın şekil verdiği mermer bloğun kendisidir. Kendi hayatının ressamı olan her birey, tuvaline sürdüğü her renkle kendi ufkunu belirler. Ve son nefeste geriye kalan, sadece yürünen mesafe değil, o yola katılan anlam, göze alınan fırtınalar ve cesaretle atılmış her bir adımın bıraktığı yankıdır.
Gelecek, adımlarımızın uçlarında filizlenen bir gerçektir ve herkes, yaşadığı sürece kendi adımlarının toplandığı o eşsiz patikadan ibarettir.














