Kimsesizler Mezarlığı mı?
Doğduğumuzda hiçbirimiz üzerimize bir sıfat, bir kimlik ya da sınıfsal bir etiketle gelmedik. Yaşam boyunca birbirimize sayısız sıfat yükledik; zengin dedik, yoksul dedik, güçlü dedik, güçsüz dedik. Kimi zaman da “öteki” dedik.
Ne yazık ki bu ayrımlar, ölümün kapısında bile sona ermiyor.
“Kimsesizler Mezarlığı” diye bir yer var.
Bu isim bile başlı başına bir dışlanmışlık taşıyor. Sanki o insanlar bir ağaç kovuğundan çıkmış; kökü, geçmişi, hikâyesi olmayan varlıklarmış gibi…
Bir trans kadının, bir sokak çocuğunun, yaşlı bir insanın, kimliği tespit edilemeyen birinin ya da hayatın kıyısına itilmiş herhangi bir insanın, ailesi tarafından reddedilmiş olmasının cezası, ölümünden sonra da “kimsesizler” parseline gömülmek mi olmalı?
Benim vicdanım buna razı olmuyor.
Araştırınca gördüm ki “Kimsesizler Mezarlığı” kavramını ortaya atan tek bir kişi yoktur. Bu ifade, yıllar içinde belediyelerin ve halkın kullanımına yerleşmiş idari bir tanımlama olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bazı yerlerde ise “sahipsiz cenazeler bölümü” gibi ifadeler kullanılıyor.
Belki amaç yalnızca defin işlemlerini düzenlemekti. Ancak “Kimsesizler Mezarlığı” adlandırmasıyla kurulan bu düzen, bürokratik bir kolaylıktan ziyade, toplumsal bir ayrıştırmanın ve sosyal tahribatın aracı hâline gelmiştir.
Belki de sorun, “Kimsesizler Mezarlığı” kavramının nasıl ortaya çıktığı değil; bugün hâlâ sorgulanmadan kullanılmaya devam edilmesidir. Çünkü bazı kelimeler yalnızca tanımlamaz; aynı zamanda toplumsal bakışı da biçimlendirir.
Şehirler büyürken, yeni yaşam alanları açılırken, ölümün getirdiği o sükûnet dolu toprağı bile “biz” ve “onlar” diye bölmenin mantıklı bir açıklaması olamaz. “Yer yok” bahanesinin arkasına sığınmak, meseleyi çözmek değil, zihniyeti saklamaktır.
Bu, bizden olmayanı, bize benzemeyeni toprağın altında bile uzağa koyma çabasıdır.
Mezarlıklar şehrin aynasıdır; biz şehri nasıl bölüyorsak, mezarlığı da öyle bölüyoruz.
Kayıt tutmak başka, insanı ayırmak başkadır.
Bir isim vermek, bir kayıt numarası düşmek yeter. Kimliği sonradan belirlenen bir cenaze için de mezar taşındaki isim kılavuzdur; ayrı bir parsel değil. Ailesi çıkan biri, kardeşinin ya da annesinin nerede yattığını isminden bulabilmelidir; herkesin yattığı aynı mezarlıkta. Bir insan ailesine kavuşacaksa, onu ayrı bir bölümde değil, diğer herkesin arasında, kendi ismiyle bulmalıdır.
Bugün teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişiyor. Dijital mezarlık kayıt sistemleri, elektronik arşivler ve konum bilgileri sayesinde bir mezarın yerini bulmak artık eskisinden çok daha kolaydır. Kimliği sonradan belirlenen bir insanın mezarına ulaşabilmek için onu ayrı bir “Kimsesizler Mezarlığı”na defnetmeye gerek yoktur. Kayıtlar dijital ortamda güvenle tutulabilir; insanlar ise aynı mezarlıkta, aynı saygı ve aynı insan onuruyla yan yana yatabilir. Teknoloji bu imkânı bize sunuyorsa, belki de artık değiştirmemiz gereken şey sistemden çok alışkanlıklarımız ve kullandığımız dildir.
Bu, yeni bir mevzuat ya da yönetmelik değişikliğiyle bile mümkündür. Yeter ki istensin.
Ancak kelimeler yalnızca kelime değildir. Kullandığımız her kelime, bir bakış açısını da taşır.
Benim aklım bunu almıyor.
Bir insan yaşamı boyunca dışlanmış olabilir. Ailesi tarafından reddedilmiş olabilir. Sokakta yaşamış olabilir. Kimliği tespit edilememiş olabilir.
Ama şunu unutmamak gerekir: Onunki de bir kaderdi, bir yaşamdı. Geldi, geçti, yaşandı ve bitti.
Ölüm zaten sonun başlangıcıyken, bu hayatı mezarlıkta bile ayırmak benim aklımın sınırlarını zorluyor.
İnsan dışlamak, ölümde bile devam etmemeli.
Bir insanın yaşamı boyunca taşıdığı kimlikten ve onurdan daha öncelikli tutulması, toplumun ölüm karşısındaki duruşu hakkında bize ne anlatıyor?
Bu dışlanmışlığa son vermek, sadece bir vicdan borcu değil, aynı zamanda iyiliği eyleme dönüştürme hâlidir.
Yan mezardaki kişinin mezarındaki o numaranın aslında bir “yalnızlık nişanı” olduğunu görüp, oraya bir çiçek bırakmak, bir dua okumak; aslında o yalnızlığı paylaşmak ve insani bir köprü kurmaktır.
Çünkü bizler, birbirimizin son durağındaki yoldaşlarıyız.
Bu ayrım dün de vardı, bugün de var; yarın da sürüp gitmesin diye sesleniyorum.
Sorun defin işleminin yapılması değildir.
Sorun, insanın ölümünden sonra bile bir etiketle anılmasıdır.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Gerçekten kimsesiz mezarlar mı vardır, yoksa kimsesiz bıraktığımız insanlar mı?
Bir insanın yakını olmayabilir.
Ama insanlığın yakını olmaktan nasıl çıkar?
İşte ben buna inanmıyorum.
Belki bir gün, imkânlarım elverir; belki de hayat bana bunun için bir fırsat verir.
O gün geldiğinde belediyelere bağış yapmak, yakını olmayan insanların onurlu definlerine katkı sunmak, isimlerini taşıyan mezar taşlarını yaptırmak ve onları ayrı bir “Kimsesizler Mezarlığı” yerine, herkesin yattığı mezarlıklarda, aynı saygı ve aynı insan onuruyla toprağa vermeye destek olmak isterim.
Çünkü ben, “Kimsesizler Mezarlığı” diye bir yerin var olmaması gerektiğine inanıyorum.
Bir mezar taşı…
Bir isim…
Bir çiçek…
Bunlar lüks değildir.
Bunlar, bir insanın bu dünyadan geçtiğinin en temel tanıklığıdır.
Benim hayalim; mezar taşlarında insanların yalnızlığının değil, insanlığın ortak vicdanının yazılı olmasıdır.
O mezarlarda yatanlar bize sessizce şunu hatırlatmalıdır:
“Bugün bana baktın; yarın belki de ben sen olacağım.”
Hiç kimse, arkasında yakını kalmadığı için ölümünden sonra da yalnızlığa mahkûm edilmemelidir.
Çünkü “kimsesiz” denilen insanların aslında tek bir kimsesi vardır:
İnsanlık.
Ve insanlık, kendi insanını ölümünden sonra bile yalnız bırakmamalıdır.
Çünkü hiçbir insan kimsesiz doğmaz; hiçbir insan da kimsesiz uğurlanmamalıdır.
Belki bu sesi taşımak bana nasip oldu. Belki ben de, kimsesiz bırakılanların sessiz sesiyim.
Nezahat Göçmen, 2026















