Bazen tesadüf dediğimiz karşılaşmaların içinden öyle sohbetler doğar ki zaman geçse de belleğin tozlu raflarından silinmez. Aksine, yıllar sonra bile tüm asaletiyle geri dönüp kulağımıza o manidar cümleleri fısıldar.
Yıl 2012, yer Antalya…
Mustafa Aslan Aksungur Hocamla Antalya Şairleri Derneğinin düzenlemiş olduğu, benim ve eşimin de konuk olarak katıldığı bir toplantıda tanışmıştık. Eskişehir Köy Enstitüsünden mezun olduğunu söyler söylemez, içimdeki büyük merakla onu ilgiyle dinlemekten kendimi alamamıştım. Seksen dört yaşına rağmen son derece dinç, gözleri çakmak çakmak ve enerjik görünüyordu.
Sohbetimizin bir yerinde durdu ve o derin cümleyi fısıldadı:
“Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz.”
Eğitim tarihine ışık tutan bu felsefi sözü, ilk kez Türk edebiyatının ve eğitim dünyasının bu gönüllü ama kırgın neferinden, bu asil yürekli bilge insanından duyuyordum. Sözün aslen kime ait olduğunu o gün ona sormamıştım; çünkü taşıdığı anlam o kadar güçlüydü ki o an içimde kök salan bir ağaç gibi derinleşivermişti.
“Tonguç Baba’mız bu anlayışı eğitmenlere sık sık hatırlatırdı,” dedi Mustafa Hocam.
Onun duyduğum bu ifadesi zihnimde uzun süre yankılanırken, hafızamın bir köşesinden ansızın başka bir ses yükseldi. Ses, şimdi dünyasını değiştirmiş olan sevgili eşime aitti. Araya girip:
“Hocam, o söz şöyle değil miydi?” dedi eşim, “Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik ama insanca yaşamayı öğrenemedik…”
Mustafa Hocam hafifçe gülümsedi. “Hayır,” dedi, “O söz Martin Luther King’e ait. Benim bahsettiğim ise anonimleşmiş bir felsefe… Ama biz enstitülerde bu ruhu öyle içselleştirdik ki sanki bize aitmiş gibi yüreklerimizde taşıdık.”
Ardından bakışlarını uzaklara dikerek sözlerine devam etti:
“Kuşun işi uçmak, balığın işi yüzmektir evladım. Bir kuşu yüzmeye, bir balığı uçmaya zorlamak hem doğaya aykırıdır hem de o canlıya yapılacak en büyük haksızlıktır.”
Bir an durdu. İnce belli çay bardağını eline alıp derin bir yudum içti. Fırsat bilip hemen sordum:
“Peki hocam, o zamanın kısıtlı koşullarında, bugünkü teknoloji ve imkânlar yokken nasıl bu kadar nitelikli, çok yönlü nesiller yetişebildi?”
“Çok yerinde bir soru,” diyerek başını salladı. “O yıllarda inancımız şuydu: Her çocuk farklı bir potansiyelle doğar. Eğitimin yegâne görevi çocuğu tek tip bir kalıba sokmak değil, içindeki o gizli cevheri bulup onu kendi doğasına uygun şekilde işlemektir.”
Sözlerinin arasına sızar gibi fısıldadım:
“Ah… Bugün eğitimde eksik olan tam da bu değil mi?”
Gözlerinde belli belirsiz, ince bir hüzün belirdi:
“Bizler 1930’lardan 1946’ya kadar ancak bu kalıpçı anlayışa karşı durabildik. Enstitüdeki eğitim tarzı şuydu: Eğer bir öğrencinin toprağa yatkınlığı varsa tarımda, eli yatkınsa marangozlukta ya da demircilikte, ruhu sanata açıksa şiirde, müzikte veya tiyatroda gelişmesi sağlanırdı. Kimse doğasına aykırı bir alanda zorlanmazdı. Çünkü zorlanan çocuk öğrenmez; sadece kırılır, incinir ve geriler.”
Onu adeta büyülenmiş gibi dinliyordum. Arada onun anılarına eşlik edecek sorular yöneltiyordum.
“Yani teorik bilgiyle öz hayat, bizzat pratiğin içinde mi birleşiyordu?”
Gülümsedi. Az önceki o hüzünlü ifade, keskin ve vakur bakan gözlerinden bir anda silinmişti. Bakışlarını gözlerime sabitledi:
“Çok zekice bir soru,” dedi takdir edercesine. “Aynen öyle. Öğrenci elinde malayla duvar örerken matematiği ve geometriyi, tarlada tohum ekerken biyolojiyi öğreniyordu…”
Onu hayranlıkla dinlemeye devam ediyordum. Ara ara derin soluklar alarak sözünü sürdürüyordu:
“Evet… Sözün özü şudur kızım: Çocuk hangi işte bir balık gibi yüzebiliyorsa, hangi alanda bir kuş gibi özgürleşiyorsa, onu tam da orada büyütmek gerekir.”
Sesim hayranlıktan neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü:
“Ne güzel…” dedim.
“Tıpkı Tibet’te çocukların küçük yaşta eğilimlerine ve yetilerine göre yönlendirilmesi gibi…”
Gülümsedi ve başını salladı:
“Olur, ona da benzer tabi… Ama bizde sadece bir meslek erbabı değil, bütünüyle ‘insan’ yetiştiriliyordu. Eğitimdeki asıl amaç; öğrencinin özgüvenini, onurunu ve o toprağa ait aidiyet duygusunu ayağa kaldırmaktı.”
Bu muazzam felsefe karşısında daha fazla dayanamadım, saygıyla ellerine sarıldım.
“İyi ki varsınız hocam…” diyerek o bir deri bir kemik kalmış elini öpmek istedim.
Mustafa Hocam refleksle ellerini hemen kendine doğru çekti. “Aman efendim, durun!” der demez, bu kez kendisi benim elimi avuçlarının içine alıp büyük bir zarafetle öptü.
Uğradığım mahcubiyet yüzüme yansımıştı ki durumu fark edip o babacan tavrıyla hemen söze girdi:
“Enstitüde bize öğretilen ilk şeylerden biri büyüklere saygı, küçüklere sevgi kadınlara nezaket dersleriydi: Ancak evli bir kadının eli öpülmelidir. Genç kızların eli öpülmesi büyük kabalıktır!”
Onu dinlerken sözcükler öyle ahenkli süzülüyordu ki belleğime doğru, merakla sordum:
“İlginç…Evli kadın ve genç kız arasında ki fark nedir? Bu ayrımcılık değil mi?”
“Anlatayım efendim. Evli bir kadın eli öpülür, çünkü o el, şefkat elidir. Çünkü o el, aş pişiren, çocuk büyüten kutsal bir ana elidir.”
Ardından göz kırparak ekledi:
“Genç kızın elini sevgilisi öpsün ” der demez sesi keyifle yükselmişti:
“Hele bir durun yahu! El öpülecek kadar yaş almadım daha! Benim, Tanrı ile 128 yaşına kadar kesin anlaşmam var…”
Bu esprili sözleriyle, bulunduğumuz dernek mekanını neşeli kahkahalarla doldurmuştu.
O an bir kez daha anladım ki bazı insanlar bu dünyada sadece yaşamazlar; onlar aynı zamanda koca bir dönemin hafızasını, vicdanını ve ruhunu taşırlar. Ve bazı sözler, bir düşünüre ait olmaktan çok daha fazlasıdır… Çünkü onlar yaşanmış bir destanın ruhunu anlatırlar.
Bir sonraki bölümde, Mustafa Hocamın anlatımıyla Tonguç Baba’yı daha yakından tanımak dileğiyle…
Emine Pişiren Akçay















