ASANSÖR
Gazilerin arasından, banka kadar gidebildim. Gaziler her tarafta yatıyordu. Başlarında; yakınlarından hiç kimse yoktu. Askerler ve gönüllü bakıcılar vardı. Dayanılmaz acılar içinde kıvranıyor ve inliyorlardı.
Yaralarımı unuttum, başım dönmese, gözlerim kararmasa bir taraftan tutacaktım. Ayağa kalkamadım, ilaç kokusu, bayılacak gibi oldum ve sırt üstü uzandım.
Salona girenlere, “beyaz önlüklü,” diyorum. Sesimi kimse duymuyor. Acılarımın esiri durumundayım. Salonun başına kadar yürümeye gücüm kalmamıştı. Beyaz önlüklüler, görünüp kayboluyordu.
Psikolojik çöküntüye uğradım, başımı bebek gibi tutamıyorum. Gözlerim kapanıyordu.
Doktorların geçtiği kapıya yaslandım. Temizlikçi sandalye getirdi. Cerrahı bekliyorum, diyebildim. Oturdum ve başımı yasladım. Bıçak gibi kesen ağrılarım, biraz dindi. Dünyalar benim oldu.
Gözlerimi açtım, ağaçlar arasında derenin aktığını ve suyun çağladığını duydum. Annem inekleri su içirmeye getirmişti. El salladım, fakat buradayım, diyemedim. Kontrolümü kaybetmiştim. Yaralarımı, kızarmış çiviyle dağlıyorlardı. Avazım çıktığı kadar bağırdım.
Gönüllüler başıma koşuştu. Acılar içerisinde buz kestim. Sesim çıkmamaya başladı. Titriyorum, temizlikçi geniş bir yere oturttu. Doktora haber için gitti. Başım ağırlaştı, duyularım işlemez oldu. Dere kenarında güneş çarptı zannettim. Yağmur damlaları da başıma üşüştü. Balıkları göremez oldum.
Köpeğim havlayarak geldi, çiçekler arasında gezindik. Farklı renk ve kokuları içimi serinletti. Kucağıma geldi. Çevre sise boğuldu ve bayıldığımı sandım. Yaralarım ateş içindeydi.
Gözümü açtığımda, doktor karşımdaydı. Ağlıyordum.
Ağlıyordum kendime hükmedemeyişime, ruhumun güçsüzlüğüne. Ruhum bedenimi bırakmak istiyordu. Sarsak hale gelmiştim. Ayaklarım yürümenin gerektiğini unutmuş, ellerim titriyordu. Onları bir yere gizleyemedim.
Doktor; niçin buradasın, muayene odasına çıkalım. Vah vah, yazık, dedi.
Psikolojim alt üst oldu. Çocukluk anılarım belleğimi karıştırıyordu. Bahçenin alt sınırındaki meyvelerin dibine vardık. Ateşin parlamasıyla asansöre geçtik.
Doktorun muayene koltuğuna uzandım. Çimende, doktoru aradı gözlerim. Anneme doktoru gördün mü? Diye sordum. Acılarıma rağmen sızmışım. Pazara geçtim ve ihtiyaçları aldım. Yolda elimde bir şeyin olmadığını anladım.
Doktor ameliyata girmişti. Eve kadar arabayla getirdiler.
Doktor; vah vah ile çok şey söylemişti. Kurşun yeri kötüleşmişti. Belki de bacağımı keseceklerdi. Gerçekleri görüyordum. Kurbanlık koç gibiydim, süslenmediğim kalmıştı.
Her şey doktorun elindeydi. Çünkü kurşun dizimi parçalamış bir araya gelme şansı kalmamıştı. Dizim olacağına kalmıştı.
Başım dönmüyor ve gözlerim kararmıyordu. Kulakların da zonklamayı bırakmıştı. Uyukluyordum herhalde.
Annem, alnımı ovuyordu. Elinin değmesiyle, hayallerim canlandı. Belleğimin telaşı düzeldi. Hayatımın baharında, var git çiçekleri arasında gezer oldum. Hiçbir şekilde yara izim bile kalmamıştı.
Anne eli…
Doktor ve yardımcıları, zamanla yarışıyordu. Savaş bitince yeni bir bacakla hayata devam edecektim.
Savaş köyleri yerle bir etmiş kimse kalmamıştı.
Doktor, “düşmanı denize döktük,” haberini verdiğinde, havaya fırladım. Allah’ım çok büyüksün. Bacağımı, düşmanın şarapneli, kesecekti siz kesin, dedim.
Çehrem renkten renge geçmiş ve hüngür hüngür ağlıyordum.
Hasan TANRIVERDİ















