ARKA_TAŞ
“Gülüşüne ortak olan çoktur; gözyaşına omuz veren dosttur.E.P”
Günümüzde “arkadaş” ve “dost” kelimelerini o kadar kolay harcıyoruz ki, cebimizde yüzlerce insan biriktirdiğimizi sanırken aslında koskoca bir yalnızlığın içinde sürüklendiğimizi fark etmiyoruz. Oysa geçmiş zamanların insanı, bu iki kavramın arasına koca bir hayatı, sarsılmaz bir sadakati sığdırırdı.
Tıpkı o meşhur anonim kıssada olduğu gibi…
Vaktiyle bir baba ve oğul konuşuyorlarmış. Babası oğluna sormuş:
“Senin kaç tane dostun var?”
Oğlan büyük bir gururla cevap vermiş: “Ohooo yüzlerce…”
Babası tebessüm etmiş, “Bak oğlum” demiş, “İnsanın bir sürü arkadaşı olabilir ama yüzlerce dostu olamaz. Dost dediğin diğer arkadaşlara benzemez. İnsanın hayatı boyunca ancak bir ya da iki tane dostu olabilir.”
Oğlu bu sözü saçma bulmuş, hepsinin kendisini çok sevdiğini ve her an yardıma koşacağını iddia etmiş.
”Öyle mi?” demiş babası, “O zaman gel seninle bir test yapalım.”
Adam birkaç tane tavuk kesmiş, başka birkaç ıvır zıvırla birlikte bir çuvala doldurmuş. Çuvaldan sızan kanlar dışarıdan açıkça görünüyormuş. “Şimdi git” demiş babası, “Bu çuvalı arkadaşlarına götür ve onlardan yardım iste. Çuvalı birlikte bir yerlere gömün.”
Delikanlı çıkmış yola. En güvendiği arkadaşının kapısını çalmış. Arkadaşı kapıyı açıp elindeki kanlı çuvalı görünce, içeride bir ceset olduğunu sanarak dehşetle çocuğun yüzüne kapıyı kapatmış.
Diğer arkadaşları da benzer tepkiler vermiş, hatta bir daha kendisiyle görüşmek istemediklerini söylemişler.
Delikanlı, yüzü allak bullak, hayal kırıklığı içinde babasına dönmüş ve olanları anlatmış. Babası sakin bir sesle,
“İşte senin arkadaşlarının dostluğu bu kadar. Şimdi al bu çuvalı benim dostuma götür” demiş.
Delikanlı tekrar sırtlamış çuvalı, düşmüş yola. Babasının kadim dostu kapıyı açıp oğlanı kan ter içinde, elinde kanlı çuvalla görünce hiç tereddüt etmemiş. Şöyle bir etrafı kolaçan edip hemen içeri buyur etmiş.
“Sen Ahmet’in oğlusun değil mi? Ver elindekini” diyerek çuvalı almış. Arka bahçeye çıkarmış, hızlıca bir çukur kazıp çuvalı gömmüş. Üstünü kapatmakla da kalmamış; orası belli olmasın, kimse şüphelenmesin diye üzerine alelacele maydanoz ekmiş.
Delikanlıya dönüp su ikram ederken, “Babana söyle, maydanoz tarlasına gözüm gibi bakıyorum” demiş.
Delikanlı, hayretler içinde babasına dönüp durumu anlatmış:
“Baba, gerçekten senin bir dostun varmış, benimkiler ise sadece sıradan arkadaşlarmış.”
Babası gülümsemiş, “Yooo, bitmedi” demiş. “Şimdi tekrar git dostumun kapısını çal ve açar açmaz yüzüne okkalı bir tokat yapıştır.”
Delikanlı şaşkınlıkla,
“Olur mu hiç öyle şey?” dese de babası ısrar etmiş:
“Olur olur, ancak o zaman anlayacaksın dostluğun ne demek olduğunu.”
Delikanlı çaresiz, utana sıkıla tekrar gitmiş. Kapıyı çalmış, babasının dostu kapıya çıkar çıkmaz,
“Babamın size iletmek istediği bir şey var” diyerek okkalı bir tokat yapıştırmış adamın suratına. Bir yandan da yaptığı şeyden ötürü içi sızlamış.
Babasının dostu, yanağını tutarak delikanlının gözlerinin içine bakmış ve o tarihe geçecek felsefi cevabı vermiş:
“Benim de babana iletmek istediğim bir şey var… Söyle o babana; biz bir tokata satmayız koskoca maydanoz tarlasını!”
İşte delikanlı, yüzlerce sahte gölgedense, bir tek gerçek dosta sahip olmanın ne demek olduğunu o an anlamış.
Bu hikaye, dilimizdeki en kıymetli kelimelerden biri olan “arkadaş”ın tarihsel ve felsefi kökeniyle ne kadar da örtüşür…
Eski Türklerde cengaverler savaşırken, arkalarından gelecek herhangi bir pusu veya saldırıyı kontrol edebilmek, kendilerini korumak için sırtlarını sarsılmaz bir nesneye yaslarlardı.
Atalarımız bozkır hayatı yaşadıkları için, bu sırt dayanan nesne genelde koca bir kaya parçası veya bir taş olurdu.
Okunu menzile gönderirken arkasını o taşa emanet ederdi savaşçı.
Yıllar içinde sırt dayanan o güvenli limanın ismi “ARKA-TAŞ”tan bugünkü “ARKADAŞ” haline dönüşmüştür.
Bugün güvenebileceğimiz, bizi sırtımızdan vurmayacak, samimiyetine ve sadakatine inandığımız insanlara bu ismi vermemiz tesadüf değildir.
Arkadaş, hayatın amansız savaşında sırtımızı yasladığımız o sarsılmaz kayadır.
Fakat insan, dostunun değerini bir “tokatlık” menfaat oyunlarında anlar.
Tıpkı hikayedeki gibi; gerçek bir arka-taş, kendisine vurulan tokata değil, arkasında bıraktığı o “maydanoz tarlasına”, yani aradaki o kutsal sırra ve sadakate bakar.
Dünyanın tüm okları üzerinize gelse de, arkasındaki kayanın yıkılmayacağını bilmektir dostluk.
Ve son söz:
Gerçek dostluk, yokluğunda seni savunanın yüreğinde yaşar; yanında gülümseyenin dudaklarında değil.
Dostlukla kalın.
Emine Pişiren/Akçay















