*GÖRÜCÜ
Dün akşam Altınkum sahilindeydik.
Bir yanımda iki gönül dostumla şiirsel bir söyleşinin içindeyken, diğer yanım yıllar öncesine savruluyordu. İçimden, onun için yazdığım şiirleri okumak geçmişti; fakat ağlarım, dostlarımı da üzerim diye sustum. Tam o anda içimde tarifini koyamadığım bir hâl belirdi.
Gökyüzünde asılı duran dolunayı gördüğümde, eşimle el ele Maçka Parkı’nda dolunayı izlediğimiz o geceyi anımsadım. Hatıralar, ince bir film şeridi gibi gözlerimin önünden akıp geçti. Annemin sesi, ılık bir meltem gibi eserek gönlümün kıyılarında dalgalar oluşturuyordu.
Annem, biraz mahcup, biraz kırık bir umutla evimize gelen konukları uğurlarken hep aynı cümleyi kurardı:
“Biz kızımla bir düşünelim, size kararımızı iletiriz. Kısmet… Bir kızı yüz kişi ister, kız birine ‘evet’ der. Biz de kısmet değilmiş deriz. Ayaklarınıza sağlık, yine bekleriz…”
Eşimden önce evimize gelen görücüleri ve “hayır” dediklerimi bir bir yazsam, belki de bana çok güleceksiniz.
Olsun… Gülün bari. Belki biz de birlikte güleriz.
Annem, misafirleri o zarif cümlelerle uğurlardı ama kapı kapanır kapanmaz evin içinde adeta bir dramla komedi arasında gidip gelen sahneler başlardı. Ve ben, annemin sözlü sitemlerinden nasibimi alırdım:
“Kızım, gelen çocuğun nesini beğenmedin?”
“Anne, yine başlama. Evlenmek istemiyorum. Rahat bırak beni.”
“Kızım, yaşın yirmi üç. Bir kız yirmisini aşınca evde kalmış derler!”
Annem noktasız, virgülsüz konuşurken ben susardım. Ellerimle kulaklarımı kapatırdım. Ama onun sesi yine de içime işlerdi:
“Hadi subayı asker diye istemedin… Doktoru nöbeti var diye kabul etmedin… Gelen mühendisti, zengindi… Ne kusurunu gördün?”
Annemi ikna etmek neredeyse imkânsızdı. İçimde bir sabırsızlık, bir taşkınlık kabarırdı.
“Anne… Mühendis ama tırnaklarını et bağlamıştı, fark etmedin mi?”
“Ne bağlamış, ne bağlamış?”
“Tırnak yiyen biriyle asla evlenmem, asla!”
“Kızım, sen böyle armudun sapı, üzümün çöpü dersen vallahi evde kalacaksın!”
“Of anne, of…”
“Ne ofu, ne pufu? Davulcu zurnacı mı istesin seni?”
“Hayır anne… Sadece eve görücü istemiyorum. Lütfen bitsin bu çile…”
Aslında ne parada, ne mevkide, ne de dış görünüşte gözüm vardı.
İçimin kabul etmemesiydi mesele. Ve erkenden, böylesine ciddi bir kuruma adım atmaya hazır değildim.
Bahanelerimin arkasına sığınıyordum:
Kiminin tırnak yeme huyu…
Kiminin yaka kiri…
Kiminin ter kokusu…
Kiminin içine kapanık, ürkek hâli…
Derken…
Eşim, yoldaşım, diğer yarım çıkmıştı karşıma.
Ona evlilik teklifini doğum günü 1 Nisan’da şaka gibi ben yapmıştım.
Elinden tutup annemin karşısına çıkardığımda, onu da annem beğenmemişti
Bu kez de ben;
“Nesi eksik anne?” diye sorduğumda:
“İki çıplak, ancak bir hamama yakışır…” demişti.
Ama o gün yüreğimin pusulası şaşmamıştı. Adres belliydi, yüreğimdi.
Evliliğimizin otuzuncu yılında anneme aynı soruyu yeniden sordum:
“Anne, neden beğenmemiştin? Nesini eksik gördün?”
“Ne evi var, ne arabası… Kuru bir devlet memuruydu…” dedi önce.
Sonra sesi yumuşamıştı:
“Bak gözümün nuru… Ben gençliğimde çok yokluk çekmiştim. Sen de çek istemedim…”
Ve annem…
Yoğun bakımda, son nefesine yaklaşırken doktora şöyle diyordu:
“Damadım ilk göz ağrımdır. Üstüne insan tanımam.”
Şimdi ikisi de Edremit Zeytinli Kabristanı’nda yan yana uyuyorlar.
Biri mart ayazında, diğeri nisan yağmurlarında göçtü bu dünyadan.
Benim içimde ise hâlâ bir dolunay gecesi…
Bir meltem gibi esen bir anne sesi…
Ve hatıraların hiç dinmeyen dalgaları var.
Işık içinde uyusunlar.
Emine Pişiren / Kocaeli
Dip not:
*Görücü, geleneksel Türk kültüründe evlilik amacıyla erkek tarafının, kız tarafını ziyaret ederek kızı görmeye gelmesi anlamına gelir. Bu ziyarete “görücü gelmek” denir. Aileler aracılığıyla gerçekleşen bu süreçte taraflar birbirini tanır, uygun görülürse evlilik yolunda ilk adım atılır.















