İnsan, unutan bir varlıktır. Gördüğüne alışır, alıştığını sıradanlaştırır ve sıradanlaştırdığını çoğu zaman anlamaktan vazgeçer. Her sabah yeniden doğan güneşi bir mucize olarak değil, günlük bir alışkanlık olarak karşılar. Kalbinin hiç durmadan attığını, göğsünün nefesle dolup boşaldığını, dünyanın sonsuz bir boşlukta kusursuz bir dengeyle yol aldığını düşünmeden yaşar. Oysa biraz durup derinlemesine bakabilse, varlığın her tarafında aynı hakikatin yankılandığını duyacaktır: Bütün dünya Allah’ın heybetiyle var olur.
Dağları dağ yapan yalnızca taş değildir. Denizleri engin kılan yalnızca su değildir. Gökyüzünü gökyüzü yapan yalnızca yıldızlar değildir. Eşyaya anlamını veren, varlığa varlık kazandıran şey; Allah’ın kudretinin, iradesinin ve azametinin her an tecelli ediyor olmasıdır. Çünkü kainat, kendi kendine ayakta duran bir yapı değil; her an ilahi kudretle tutulan büyük bir emanettir.
İnsan çoğu zaman gücünü abartır. Bir bina yükseltince kendisini güçlü sanır, bir makine yapınca tabiatı çözdüğünü düşünür, bilgi sahibi olunca her şeyi kontrol edebileceğine inanır. Fakat bir an gelir; gözle görülemeyen bir mikrop, sarsılan birkaç saniyelik bir yer hareketi veya beklenmedik bir rüzgar, bütün hesapları altüst eder. İşte o zaman insan, aslında ne kadar sınırlı olduğunu yeniden hatırlar. Çünkü gerçek güç, yaratılmış olanın değil, yaratandır.
Allah’ın heybeti yalnızca gök gürültüsünde veya fırtınalarda tecelli etmez. Bir tohumun karanlık toprağı yararak filiz vermesinde de aynı heybet vardır. Anne rahminde şekillenen bir bebeğin ilk nefesinde de… Gecenin sessizliğinde dökülen bir gözyaşında da… Kalbe gelen pişmanlıkta, vicdanı titreten hakikat duygusunda da… Allah’ın heybeti bazen dağları titreten bir kudret, bazen de insanın ruhunu secdeye çağıran ince bir sızı olarak görünür.
Kur’an’ın bize öğrettiği en büyük gerçeklerden biri şudur: Varlık kendi kendisinin sahibi değildir. Gökler ve yer, ilahi emre boyun eğmiştir. Güneş kendi kararını vererek doğmaz. Yıldızlar kendi iradeleriyle hareket etmez. İnsan da kendi başına mutlak bir güç sahibi değildir. Her şey, görünen ve görünmeyen bütün alemler, Allah’ın koyduğu ölçü içinde varlığını sürdürmektedir.
İnsan, sahip olduklarının büyüklüğü karşısında büyülenmiş durumdadır. Teknolojinin ışıkları altında kendi acziyetini unutmaktadır. Fakat insanlığın bütün tarihi göstermektedir ki medeniyetler yükselir ve çöker, imparatorluklar kurulur ve yıkılır, servetler birikir ve dağılır. Kalıcı olan yalnızca Allah’ın hükmüdür. Zamanın aşındıramadığı, ölümün ulaşamadığı ve hiçbir gücün değiştiremediği tek hakikat budur.
Allah’ın heybetini hisseden insanın bakışı değişir. Kendisini evrenin merkezi olarak görmekten vazgeçer. Bir yaprağın düşüşünde hikmet arar, bir çocuğun tebessümünde rahmeti görür, yıldızlı bir gecede sonsuzluğu düşünür. Kibir yerini tevazuya, hırs yerini kanaate, gaflet yerini şükre bırakır. Çünkü heybet karşısında büyüklük iddiası erir. İnsan, gerçek makamını ancak Rabbinin büyüklüğünü kavradığında anlayabilir.
Belki de çağımızın en büyük problemi, Allah’ın varlığını inkar etmekten çok, O’nun heybetini unutmuş olmaktır. İnsanlar inanıyor olabilir; fakat hayatlarını sanki hiçbir hesap vermeyecekmiş gibi yaşayabiliyorlar. Oysa Allah’ın heybeti yalnızca dillerde değil, kalplerde hissedildiğinde anlam kazanır. Kalbe yerleşen heybet, insanı kötülükten uzaklaştırır, adalete yaklaştırır ve vicdanı diri tutar.
Bütün dünya Allah’ın heybetiyle var olur. Güneşin doğuşu da, yıldızların sessiz yolculuğu da, toprağın bereketi de, insanın kalbindeki umut da bu heybetin gölgesindedir. Eğer Allah’ın kudreti bir an olsun tecelli etmese, ne zaman kalırdı ne mekan, ne hayat kalırdı ne de varlık.
Bu yüzden insanın en büyük bilgeliği, gücünü büyütmek değil; kudretin gerçek sahibini tanımaktır. Çünkü dünya, insanın zannettiği gibi kendi gücüyle değil, Allah’ın sonsuz azameti ve heybetiyle ayakta durmaktadır.
Sağlıcakla















