ANNE BABA BAŞIMI OKŞAR MISINIZ?
Ömrüm bir ağaç misali kendi takvimini tutarken, her sarı yaprak aslında kalbimde birikmiş, henüz söylenmemiş hasrettir.
Mevsimler ceket değiştirir gibi değişiyor, yollar yorulup kıvrılıyor.
Ben ise her sabah yeni bir aynanın eşiğinde, dünden biraz daha farklı bir yüzle selamlaşıyorum dünyayla.
Zaman, bir ressam titizliğiyle yüzüme gümüş çizgiler çizerken,
Fotoğraflar o eski sarı sıcaklığını yitirirken, Göğüs kafesimin ardında bir mucize gizleniyor. Oraya kimsenin saati işlemiyor.
Orada, dizleri kabuk bağlamış ama ruhu hiç incinmemiş bir kız çocuk, hırçın bir inatla bekliyor.
Şehirler yaşlansa da o kız çocuk, hala mahallenin en hızlı saklambacını oynamak,
Bir akşamüstü serinliğinde yakartopun heyecanıyla nefes nefese kalmak istiyor.
Şefkatli bir elin saçlarında dolaşmasını bekleyen o küçük kalp, zamanın “büyüdün artık” diyen soğuk fısıltısını,
Yağan yağmurun bereketiyle ıslanarak susturuyor.
Ne zaman eski bir radyodan bir Hüzzam sızsa odaya ya da bir Nihavend şarkı içli bir ah çekse, gözlerim bir boşlukta takılı kalıyor.
Aynadaki aksim “yolun neresindeyiz?” diye sorsa da, içimdeki o çocuk sesini yükseltiyor:
“Henüz son sayfa çevrilmedi, masalın en güzel yeri başlıyor.”
Çünkü biliyorum ki; biz bu hayatın yorgun yolcuları olsak da, bazı anılar vardır ki onlar sonsuza dek yirmi yaşındadır; asla yaşlanmaz, asla eksilmezler.
Şimdi biraz düşünelim:
Sizce hangimiz o “hiç yaşlanmayan çocuk”un sesini daha iyi duyurabildik?
Şunu unutmamakta fayda var:
“Dünyanın tüm savaşları, başı okşanmamış çocukların büyüyüp kuşandığı zırhlardır.”
Emine Pişiren/Akçay















