Derler ya, Beyaz Tüm renkleri Barındırır.
Oysa insan, Tek bir renkten ibaret değildir.
Bir bakarsın; Gözlerinde mavi bir gökyüzü, İçinde kopan fırtınalar vardır. Gülüşünde sarı bir bahar, Kalbinde sonbahardan kalma Kuru yapraklar…
Aşkın kırmızısı düşer bazen tenine, Özlemin gri sisi çöker omuzlarına. Yeşil filizlenir umut diye, Mor susar kırgınlık olup. Ve beyaz… En çok yorulanların rengidir aslında. Temiz kalmaya çalışan ruhların.
Sonra hayat gelir. Bir bir toplar renklerini. Sevinçlerini, Yaralarını, Bekleyişlerini, Kaybettiklerini…
Ve hepsini İçinde eritip Simsiyah yapar.
Ama kimse bilmez; Simsiyah, Sanıldığı gibi boşluk değildir.
Çünkü gece, Yalnızca karanlığı taşımaz. İçinde güneşi saklar, Şafağı büyütür, Sabahı hazırlar.
Toprağın en karanlık yerinde filiz çatlar. İnsan en dipteyken yeniden doğar. En derin sessizliklerden En güçlü çığlıklar çıkar.
Bu yüzden bazı karanlıklar, Bitmek için değil, Değiştirmek için gelir.
İnsan bazen Kendi içine gece olur. Kendi içinde kaybolur. Ama tam da orada, Kim olduğunu öğrenir.
Çünkü ışık, Herkesin gördüğü yerde değil; Kimsenin bakamadığı yerde sınanır.
En derin mavi Geceye düşer. En sıcak kırmızı Yürekte yanar. En saf beyaz Bir duanın içinde saklanır.
Ve bütün renkler, Bir gün yorulup Sessizliğin koynuna bırakır kendini.
İşte o anda Renkler konuşmayı bırakır, Hakikat başlar.
İnsan anlar ki;
Simsiyah, Yokluk değil… Bütün renklerin Birbirine sarıldığı yerdir.
Bir son değil… İçinden yeniden doğulan En büyük sırdır.















