İnsan, var olduğu günden beri iki sonsuzluk arasında yürür: biri dışındaki uçsuz bucaksız evren, diğeri içinde taşıdığı görünmez derinlik. Dua, bu iki sonsuzluğun birbirine değdiği kutsal eştir. Çünkü dua yalnızca Allaha yönelmek değildir; aynı zamanda insanın kendi içindeki hakikate doğru yaptığı uzun ve sessiz bir yolculuktur. İlahi bütünlükte kaybolmak ise bu yolculuğun en derin menzilidir.
İnsan çoğu zaman kendisini ayrı bir varlık sanır. Kendi arzularını, acılarını, korkularını merkeze koyar. “Ben” dediği şeyin etrafına görünmez duvarlar örer. Oysa ruh, özünde ayrılık için yaratılmamıştır. İçindeki özlem, hep daha büyük bir bütüne kavuşma arzusudur. İşte dua, bu ayrılık yanılsamasını yavaş yavaş çözmeye başlar. İnsan dua ettikçe kendi sesinin ötesinde başka bir ses duyar; kendi kalbinin içinde sonsuz bir yankının dolaştığını hisseder.
Gerçek dua, kelimelerin tükendiği yerde başlar. Çünkü bazı hakikatler dile sığmaz. İnsan bazen secdede tek bir cümle kuramaz ama ruhu bütün evren kadar geniş bir yakarışa dönüşür. O anda kişi artık istemekten bile vazgeçer. Sadece var olur. Ve belki de duanın en saf hali budur: hiçbir talepte bulunmadan, yalnızca ilahi huzurun içinde eriyebilmek.
İlahi bütünlükte kaybolmak, benliğin ölümü değil; sahte benliğin çözülüşüdür. İnsan dünyada kendisine sayısız kimlik inşa eder: isimler, ünvanlar, başarılar, kırgınlıklar… Fakat dua derinleştikçe bütün bu katmanlar soyulmaya başlar. Ruh, kendi çıplak hakikatiyle karşı karşıya kalır. İşte o anda kişi, aslında hiçbir zaman Allah’tan ayrı olmadığını fark eder. Ayrılık hissi zihnin kurduğu bir perdeden ibarettir.
Tasavvuf ehlinin “fena” dediği sır burada gizlidir. Kul, kendi varlığını ilahi varlığın ışığında eritmeye başlar. Tıpkı denize kavuşan bir nehir gibi… Nehir yok olmaz; aksine gerçek sonsuzluğunu bulur. İnsan da dua içinde kendisini bıraktığında küçülmez, eksilmez. Bilakis sınırlı benliğinden kurtularak hakiki genişliğine ulaşır.
Bu hali yaşayan insanın kalbi değişir. Çünkü artık dünya ona eskisi gibi görünmez. Bir ağacın yaprağında, rüzgarın sesinde, bir çocuğun gözlerinde aynı ilahi nefesi hissetmeye başlar. Varlık parçalanmış değildir artık; her şey görünmez bir birlik içinde titreşir. Dua eden kişi bu birliği sadece düşünmez, yaşar. Ve o zaman merhamet doğal haline gelir. Çünkü insan kendisini bütün varlıktan ayrı görmediğinde kimseye zarar veremez.
Duanın ruhu tam da burada saklıdır: insanın kendisini aşması. Çünkü insan yalnızca kendi benliği içinde kaldığında daralır; korkuları büyür, yalnızlığı ağırlaşır. Ama ilahi bütünlüğe teslim olduğunda içindeki parçalanmışlık susar. Kalp ilk kez gerçek sessizliği tadar. Bu sessizlik boşluk değildir; aksine sonsuz bir huzurun yankısıdır.
Belki de insanın en büyük acısı, kendisini ayrı sanmasıdır. Ve en büyük kurtuluşu, yeniden bir olduğunu hatırlamasıdır. Dua işte bu hatırlayıştır. Secde, insanın toprağa değil hakikate yaklaşmasıdır. Gözyaşı, ruhun kendi kaynağını özlemesidir. Ve ilahi bütünlükte kaybolmak, aslında eve dönmektir.
Çünkü insan, en sonunda şunu anlar:
Allah’ı arayan ile Allaha yönelen yol, aynı hakikatin içinden geçmektedir.
Dua eden kul ile dinleyen sonsuzluk arasında görünenden daha derin bir bağ vardır.
Ve insan o bağın içinde eriyebildiği ölçüde huzura yaklaşır.
Yakın olmanız dileğiyle..
Sağlıcakla.














