Pandemiyle birlikte başlayan yeni çağ, yaşamın birçok alanında köklü değişikliklere yol açtı. Hayata dair pek çok tanım ve kavram yıkıldı ve yerlerine yenileri inşa ediliyor. Süper güç olarak tanımlanan devletlerin aslında öyle olmadığı, kriz anlarında süreci yönetme becerilerinin yetersiz olduğu tüm dünya tarafından gözlemlendi. Algı yönetimiyle süper güçlü imajı yaratılmaya çalışıldığı anlaşıldı. Kısacası, maskeler düştü.
Devlet yönetimine dair her şey alt üst oldu; tanımlar, kavramlar, ilkeler ve yönetim biçimleri geçerliliğini yitirdi. Kıta Avrupası ve Anglo-Amerikan yaklaşımları, devlet yönetiminde iflas etti. Günümüzde, devlet yönetiminin merkeziyetçilikten öte, tüm yönleriyle ele alınması gereken yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğu ortaya çıktı. Artık devletlerin, iç ve dış algıları manipüle etme döneminin sona erdiği görülüyor. Algıya dayalı yönetimlerin sonuçları, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya örneğiyle açıkça ortaya konmuştu. Ancak devletler, o tarihten sonra da algı yönetimine devam ettiler. Almanya, algının devlet yönetimindeki sonunu göstermişti. Bilgi ve liyakatten yoksun yöneticiler, hizmet üretemeyince algı yaratma yoluna başvurdular. Ancak algıya dayalı yönetimlerin sonu yıkımla sonuçlanır; hem devlet hem de toplum zarar görür. Algı yönetimi, tüm seçenekleri tükenmiş yöneticilerin başvuracağı son çare haline gelir. Bir süre iktidarda kalabilir, fakat sonuçları ekonomik, sosyal, yönetimsel ve kültürel yıkım olur; bu da ülke için bir felaket demektir. Devlet yönetimlerinin sonuçları, doğal afetler kadar yıkıcı olabilir.
Yönetimde algı oluşturmak, gerçekleri gizlemek ve yalanlar üretmek anlamına gelir. Bu, halkın devletine yalan söylemesi demektir. Halkı yok saymak, sadece iktidarın ve sınırlı bir oligarşik çevrenin çıkarları için halkı tehlikeye atmaktır. Ülkenin dinamiklerini yok etmek anlamına gelir. Yalan söyleyen yöneticiler, o ülkenin gerçek devlet yöneticileri olamaz. Görevde kalmaları, yalnızca kendi geleceklerini kurtarmak için bir gereklilik haline geldiği için bu oyunu sürdürürler. Bir devlet, halkına yalan söyleme ve algı oluşturma konusunda ne kadar ileri gidebilir sorusunun yanıtı yine İkinci Dünya Savaşı’ndaki Almanya örneğinden alınabilir. Savaş sırasında Rus tankları Berlin’e girmeden önce, Almanlar Rusya’yı işgal ettiklerine inanıyorlardı; çünkü Alman gazeteleri böyle yazıyordu. Halkı kandırmak, devlet yönetiminde ulaşılabilecek en aşağılık durumdur. Algıya dayalı yönetimlerde sistemler iflas eder, liyakat kaybolur ve yerini günlük politikaları yürüten, sorgusuz sualsiz biat eden yöneticiler alır. Devlet dinamikleri yok olduğu için yönetim sistemi çöker ve doğru bilgilerin yerini yalanlar alır.
Yeni çağ, 2025 yılında tam anlamıyla başlayacak ve algıya dayalı yönetimler de dahil olmak üzere geçmişe dair tüm tanım, kavram, ilke ve yönetimler hızla yıkılacak. Devlet yönetimlerinde büyük boşluklar oluşacak. Bir yandan devletlerin yeni çağda konumlanma çabaları ve dış politikalarını doğru yürütme çabaları, dünyada büyük bir düzenin sıfırlanmasına yol açacak ve yeni bir dünya düzeni kurulacak. Devlet toplulukları, işbirlikleri ve kutuplaşmalar… Kısacası, devlet yönetiminde iç ve dış boyutlarda köklü bir yenilenme yaşanacak.
Bu öngörüler bir kehanet değil, devlet yönetimi konusunda uzman olan herkesin görebileceği gerçeklerdir. Çünkü eski çağ sona erdi. Yeni döneme geçişin sancıları belirgin bir şekilde görülüyor. 2025 yılına kadar devlet yönetimlerinde hızlı gelişmeler ve değişimler yaşanacak. Bunu önceden görebilen devletler, insana yatırım yaparak ve yönetim sistemlerini yeni çağın gerekliliklerine göre yapılandırarak, yeni çağın süper güçleri haline gelebilirler. Diğerleri ise yeni çağda da süper güç olan devletlere bağımlı kalmaya ve biat etmeye devam edecek. İşte tüm devletler için başarı şansı bu kadar eşit durumda. Devlet yöneticilerinin vizyonu burada ortaya çıkacak ve tarih, bu dönemin yöneticilerini vizyonlarına göre değerlendirecek ve yazacaktır.
Kaynakça
Bu çalışma, klasik anlamda bir literatür taraması, derleme ya da ampirik analiz niteliği taşımamaktadır. Metin, doğrudan birincil veya ikincil akademik kaynaklardan alıntı yapma pratiğine dayanmak yerine; yazarın uzun yıllara yayılan düşünsel üretimi, devlet yönetimi alanındaki saha gözlemleri ve kuramsal soyutlama çabalarının bir sonucu olarak ortaya konulmaktadır.
Bu yaklaşım, çalışmanın literatürden kopuk olduğu anlamına gelmez. Aksine metin; siyaset bilimi, kamu yönetimi ve yönetim teorileri alanlarında hâkim olan normatif çerçeveler ile uygulama temelli modeller arasındaki yapısal kopukluğu temel problem alanı olarak ele almakta ve bu kopukluğu aşan bütüncül bir model önermektedir.
Çalışma, mevcut literatürü yeniden üretmek yerine; onun parçalı analizlerini, sınırlı açıklama gücünü ve uygulama düzeyindeki yetersizliklerini aşmayı amaçlayan kurucu bir teorik çerçeve ortaya koyar. Bu yönüyle metin, literatüre bağımlı bir açıklama çabası değil; literatürle eleştirel bir diyalog kurarak onu yeniden tanımlayan ve dönüştüren bir model geliştirme girişimidir.
Dolayısıyla bu çalışma, belirli bir literatürü yorumlayan bir metin değil; belirli bir problem alanına doğrudan müdahale eden ve bu alanda yeni bir teorik zemin inşa eden özgün bir kuramsal yapı olarak konumlandırılmalıdır. Kaynakça bölümünün sınırlı tutulması, bir eksiklik değil; çalışmanın metodolojik tercihi ve kurucu niteliğinin doğal bir sonucudur.















