Gece oluyor. Gün bitmiş, ışıklar kapanmış, bedenin yorulmuş. Her şey olması gerektiği gibi. Ama bir tek şey eksik: uyku. Başını yastığa koyuyorsun, gözlerini kapatıyorsun… Ve hiçbir şey olmuyor. Yani olması gereken olmuyor. Uyku gelmiyor. Tam tersine, sanki birileri içeride ışıkları açıyor. Gün boyunca susturduğun, görmezden geldiğin, “sonra bakarım” dediğin ne varsa sıraya giriyor. Ve o an şunu fark ediyorsun: Sen gün boyu yorgunmuşsun ama zihnin hiç yorulmamış. Sadece susturulmuş.
Şimdi dürüst olalım… Artık çoğumuz direkt uyuyamıyoruz. Eskiden bu kadar zor muydu? Gerçekten merak ediyorum. Yatağa girip, birkaç dakika içinde uykuya dalmak diye bir şey vardı. Şimdi ise bir geçiş süreci yaşıyoruz sanki. Uykuya geçmeden önce bir şeyler yapmak zorundayız. Telefonu elimize almak, bir şey izlemek, bir şey dinlemek… Yani zihni meşgul edecek bir şey bulmak zorundayız. Çünkü boş kaldığımız an, o sessizlik başlıyor. Ve biz o sessizliği kaldıramıyoruz.
Garip bir durum bu aslında. Gün içinde sürekli “biraz kafamı dinleyeyim” diyoruz. Gürültüden, kalabalıktan, insanlardan kaçmak istiyoruz. Ama gece o sessizlik geldiğinde, bu sefer ondan kaçıyoruz. Çünkü gündüz aradığımız sessizlikle gece karşılaştığımız sessizlik aynı şey değil. Gündüzki sessizlik dış dünyaya ait. Geceki ise tamamen içimize. Ve işte mesele tam burada başlıyor.
Zihnimiz artık boş kalmaya alışık değil. Sürekli bir uyarana ihtiyaç duyuyor. Bir şey izlemek, bir şey okumak, bir şey dinlemek… Sanki zihnin durması değil, sürekli çalışması gerekiyor gibi hissediyoruz. Ama burada ince bir şey var. Biz aslında zihnimizi çalıştırmıyoruz. Onu oyalıyoruz. Çünkü gerçekten düşünmeye başlasak, orası biraz karışık. Biraz rahatsız edici. Biraz fazla gerçek.
O yüzden kaçıyoruz. Ama bunu “kaçıyorum” diye yapmıyoruz. “Biraz bakıp uyuyacağım” diyoruz. Masum bir cümle. Ama altı dolu. Çünkü o “biraz” hiçbir zaman biraz olmuyor. Bir video açıyorsun, sonra bir tane daha. Sonra bir reels, bir haber, bir mesaj… Derken zihnin daha da doluyor. Ama ilginç olan şu: O doluluk seni rahatsız etmiyor. Çünkü düşünmüyorsun. Sadece tüketiyorsun.
Ve bu durum bir süre sonra alışkanlığa dönüşüyor. Artık direkt uyumak zor geliyor. Sanki bir hazırlık süreci gerekiyor. Bir şey izlemeden, bir şey dinlemeden uyuyamaz hale geliyoruz. Çünkü doğrudan kendimizle baş başa kalmak zor geliyor. Sessizce gözlerini kapatıp, hiçbir şey yapmadan yatmak… kulağa basit geliyor ama çoğu insan için zor.
Şimdi burada kendimize dürüst bir soru sormamız lazım: Biz gerçekten uyumak mı istiyoruz, yoksa sadece kendimizi kapatmak mı? Çünkü ikisi aynı şey değil. Uyku, zihnin de sustuğu bir durum. Ama bizim yaşadığımız şey çoğu zaman bu değil. Biz sızıyoruz. Yani bedenimiz dayanamayacak noktaya geliyor ve kapanıyor. Zihin ise tam kapanmıyor. O yüzden sabah kalktığımızda “uyudum ama dinlenemedim” diyoruz.
Bu cümleyi kaç kere kurduk, farkında mısın? Ve her seferinde sebebi dışarıda arıyoruz. Yatak mı rahatsız, oda mı sıcak, hava mı ağır… Belki hepsi etkili. Ama asıl mesele içeride. Çünkü dinlenmek sadece fiziksel bir şey değil. Zihnin de durması gerekiyor. Ama bizim zihnimiz durmuyor. Durmayı bilmiyor belki de.
Gün içinde susturduklarımız, gece konuşmaya başlıyor. Bu bir klişe gibi geliyor olabilir ama gerçekten böyle. Çünkü gün içinde o kadar çok şeyle meşgulüz ki, kendimize sıra gelmiyor. Bir mesaj geliyor, ona bakıyorsun. Bir iş çıkıyor, onu hallediyorsun. Bir video açılıyor, ona dalıyorsun. Yani sürekli dışarıdasın. Ama gece… dışarısı kapanıyor. Ve içeri açılıyor.
İşte o an, kaçacak yer kalmıyor. Ve insan en çok o an rahatsız oluyor. Çünkü kendinle kalmak kolay değil. Filtre yok, dikkat dağıtıcı yok, kaçış yok. Olduğun halinle karşı karşıyasın. Ve bu çoğu insana ağır geliyor. O yüzden hemen bir şey buluyoruz. Telefon, müzik, televizyon… Yeter ki o sessizlik olmasın.
Ama şunu da söylemek lazım: Bu sadece bir alışkanlık değil. Bu, yavaş yavaş yerleşen bir düzen. Ve bu düzen, zihni sürekli meşgul olmaya alıştırıyor. Yani mesele sadece “telefonu bırak” meselesi değil. Zihin artık boş kalınca ne yapacağını bilmiyor. Çünkü hiç boş kalmıyor.
Bu noktada “bu bir hastalık mı?” sorusu geliyor akla. Belki teknik olarak bir hastalık değil. Ama sağlıklı da değil. Sadece yaygın. Ve bir şey yaygınlaştıkça, normalleşiyor. Ama normal olması, doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Belki de en kritik nokta şu: Biz artık sessizliğe yabancıyız. Sessizlik geldiğinde huzur bulmamız gerekirken, huzursuz oluyoruz. Çünkü sessizlikte kendimizi duyuyoruz. Ve insan, en çok kendinden kaçıyor. Dış dünyadan değil. İç dünyadan.
Şimdi bir an dur ve düşün. Hiçbir şey yapmadan, sadece uzanıp gözlerini kapatmayı dene. Telefon yok, müzik yok, dikkat dağıtacak hiçbir şey yok. Sadece sen varsın. Kaç dakika dayanabiliyorsun? İşte cevap orada.
Biz uyuyamıyoruz çünkü uyumaya çalışmıyoruz. Kendimizi susturmaya çalışıyoruz. Ve bunu sessizlikle değil, gürültüyle yapıyoruz. Ama gürültü sadece üzerini kapatıyor. İçeride olan biteni çözmüyor.
O yüzden ne kadar oyalarsan oyalan, ne kadar ertelersen ertele… gece olduğunda, ışıklar kapandığında, ekran karardığında… herkes yine aynı yere geliyor.
Yastığa.
Ve kendine.
Ve belki de ilk kez o an gerçekten yalnız kalıyor.
Yazar : Suat Altınok















