Bazı aşklar vardır, görünmez…
Ama hissedildiğinde insanın içini baştan sona değiştirir.
Deniz ile yosunun aşkı gibi…
Kimse alkışlamaz onları.
Kimse “ne güzel seviyorlar” demez.
Ama yosun bilir:
En derinlerde bile onu tutan, ona yön veren bir güç vardır.
Ve deniz bilir:
En sakin anında bile içinde bir hayatı taşıdığını…
İşte insanın kendilik cesareti de böyle bir aşktır.
Gürültülü değildir.
Gösterişli değildir.
Ama en gerçek olanıdır.
Çünkü insan, en çok kendine karşı cesur olmak zorundadır.
Herkese güçlü görünmek kolaydır…
Ama kendi kırık yanlarına bakabilmek,
Kendi eksikliğini kabul edebilmek,
Kendi karanlığında kaybolmadan kalabilmek…
İşte bu, cesaretin en saf halidir.
Deniz, yosunu dalgalarla savurur bazen.
Yorar, sarsar, parçalar…
Ama koparmaz.
Çünkü gerçek bağ, yormaz değil; bırakmaz.
İnsan da kendine böyle bağlanmalı.
Kendi fırtınalarında savrulurken bile
“Ben buradayım” diyebilmeli.
Kaçmadan…
Saklanmadan…
Kendini terk etmeden…
Çünkü insanın kendine duyduğu cesaret,
bir başkasına duyduğu aşktan daha derindir.
Başkasını sevmek, kalbin bir yönüdür.
Ama kendini sevebilmek…
Ruhun tamamıdır.
Yosun denizi seçmez.
Deniz de yosunu çağırmaz.
Ama birbirlerinden vazgeçmezler.
İşte cesaret de böyledir.
Bir gün karar verip “artık güçlüyüm” dediğin bir şey değildir.
Her gün yeniden seçtiğin bir bağlılıktır.
Kendine rağmen,
Kendin için kalabilmektir.
Ve belki de en derin aşk şudur:
Hiç kimsenin görmediği yerde
Kendi yaralarını sararken
Kendine ihanet etmemek…
Çünkü herkes gider bazen.
Zaman gider, insanlar gider, umutlar bile eksilir…
Ama eğer insan,
denizin yosunu tuttuğu gibi
kendi özünü tutabiliyorsa—
İşte o zaman
yalnız değildir.
İşte o zaman
eksik değildir.
İşte o zaman
gerçekten sevilmiştir…
Kendi tarafından.






















