Bu sabah yaşlı bir yüze uzun uzun baktım ve fark ettim ki yaşlanmak, sadece yılların geçmesi değil; bir benzeşme süreciymiş. İnsan yaşlandıkça yüzündeki çizgiler derinleşiyor, bakışları ağırlaşıyor ve teni yavaş yavaş o kadim rengini alıyor. O an anladım: yaşlandıkça aslında toprağa benziyoruz.
Dikkatle bakın yaşlı yüzlere; her kırışıklık, yaz sıcağında çatlamış bir toprak yarığı gibidir. Sanki toprak, insanın kulağına eğilmiş fısıldıyor: “Bak, artık bana benzemeye başladın. Dokun benim dokuma, rengin benim rengim… Hazırlan, vakti gelince seni kendime alacağım. Bana benze ki yabancılık çekme, kucağımda huzur bul.”
Sadece biz de değil aslında… Hiç dikkat ettiniz mi yaşlı ağaçların kabuklarına? Onlar da çatır çatır çatlamıştır, tıpkı o çatlamış toprak gibi. Her ağacın da bir ömrü var, tıpkı insan gibi. Neden toprak kendine benzetiyor her şeyi? Neden, neden?
Bu döngü, doğanın en güçlü hazırlığıdır. Tıpkı bir annenin evladını bağrına basmadan önce ona kendi kokusunu sindirmesi gibi; toprak da kendinden olanı geri çağırırken önce ona benzemesini sağlıyor. İçimizin neden toprağa kaldığını anlamak bazen güç olsa da, aslında bu varoluşun en sade mantığıdır. Bir avuç toprağın kokusunu ve dokusunu hissettiğinizde anlarsınız; insan yaşamını tamamladığında, tıpkı toprağın bir parçası gibi kendi izini bırakır ve ona karışır.
Doğanın bu muazzam dengesinde, nankörlük etmeyen tek gerçek o kadim elementlerdir: Toprak, su ve hava… Sen ona karbondioksit verirsin, o sana cömertçe oksijenini sunar. Sen toprağa bir can bırakırsın, o sana bin can olarak geri döner.
Tıpkı ömrümüzü tamamlayıp aslımıza döndüğümüzde, bir son değil de yeni bir başlangıç olacağımız gibi. Bu, toprağın sadakatidir; kendinden geleni asla unutmaz, onu çoğaltarak geleceğe taşır.
Çatlamış bir toprak nasıl sessizce yağmuru beklerse, yaşlanan insan ve o çatlamış kabuklu ağaç da öyle sessizce aslına dönmeyi bekliyor. Bu bir korku değil, tam bir teslimiyet; hiyerarşinin ve rütbenin sona erdiği mutlak eşitlikte, toprağın şefkatli kollarına bırakılma hali.
Hayatın en büyük dersini kitap sayfalarında değil; tarlalardan, ırmak kıyılarından ve en çok da kendi yüzümüzde yavaş yavaş beliren bu “topraklaşma” sürecinden öğreniyoruz. Sonunda hepimiz aynı döngünün parçasıyız. Hepimiz, bizi bekleyen o şefkatli toprağa benziyoruz.
Çünkü sonunda hepimiz aynı döngünün, o mutlak eşitliğin parçasıyız.
Nezahat Göçmen
2026






















