Sahi… Biz neyi kaybettik?
Güveni mi?
Dürüstlüğü mü?
Sevgiyi mi?
Yoksa umudu mu?
Geçmiş ile gelecek arasında değerlerimizi birer birer yitirdik.
Güvenli sokakların yerini istismarcılar aldı.
Empati, çıkar hesaplarının arasında eriyip gitti.
Şehitleri bile normalleştirdik; başsağlığını artık sadece klavye üzerinden dileyen bir topluma dönüştük.
Her şey ışık hızında değişti.
Kimini kanıksadık.
Kimine zorla alıştırıldık.
Kimisi ise algı operasyonlarının gölgesinde refleksimize dönüştü.
Modernleşme adı altında kendi öz değerlerimizi paspasın altına süpürdük.
Yaşlıların dövüldüğü, öğretmenlerin itibarsızlaştırıldığı, çocukların korumasız kaldığı bir “hiçliğe” savrulduk.
Nasrettin Hoca’ya sormuşlar:
“Kimsin?”
“Hiç.” demiş.
Oysa asıl makam bu değil mi?
Bugün kabardığımız koltuklar, makam arabaları, unvanlar…
Yarın hepsi “hiç” olacak.
“Ben yaptım.”
“Ben kazandım.”
“Benim çocuğum.”
“Benim makamım.”
Bu “ben” kalabalığında “biz”i kaybettik.
Oysa mesele basit:
Bugün Allah rızası için ne yaptın?
Bir gönle dokundun mu?
Bir haksızlığa ses oldun mu?
Hayat sadeleştiğinde geriye iki şey kalır:
Aşk ve muhabbet.
Hırsla şişen egolar, bir başkasının hayatını daraltır.
Oysa iyi olmak zor değildir.
Gerçek olmak yeterlidir.
Velhasıl…
Ben büyüdükçe biz küçüldü.
İyi olmak iyidir.
Ve insan, gerçekten “biz” olabildiğinde insandır.





















