Yaş aldıkça insanın olaylara bakışı değişiyor.
Kimi zaman daha olgun, kimi zaman daha tahammülsüz oluyoruz. Çünkü yaş; sadece rakam değil, yaşanmışlıkların toplamı.
Deneyim arttıkça şunu daha net görüyoruz:
Cahil toplumu yönetmek kolaydır. Hassas noktalarını bulur, korkularını büyütür, duygularını yönetirsiniz. Sonra da “tam isabet” diyerek oradan yürür gidersiniz.
Oysa bu toprakların mayasında imece vardır. Birlikte ayağa kalkmak, birlikte kazanmak vardır. Ama insanoğlu etten kemikten… Duygularını yönetemediğinde, bilgiyi ve gücü de yanlış kullanabiliyor.
Yönetenler ve yönetilenler…
Yönetmek; sadece makam sahibi olmak değildir.
Zekâ, bilgi, vicdan, adalet ve vizyon ister. Hitabeti güçlü insanlar kitleleri etkileyebilir. İyiye de yönlendirebilir, kötüye de… Çünkü etkili konuşmak büyük güçtür.
Bu yüzden ülke yönetiminden belediyelere, odalardan STK’lara kadar yapılan tercihler çok önemlidir.
Kişisel çıkar değil toplumsal fayda gözetildiğinde huzur gelir. Huzurun olduğu yerde başarı, başarının olduğu yerde de adalet doğar.
Ama bugün görüyoruz ki yönetenlerin hatalarının bedelini yönetilenler ödüyor.
İki dudağın arasından çıkan kararlarla, kayırmacılıkla, kör sadakatle yapılan tercihler kurumları yıpratıyor. Sonra da “ama”, “fakat”, “pardon” diyerek işin içinden çıkılmaya çalışılıyor.
Oysa önce kendi kapımızın önünü süpürmeliyiz.
Bugün oda seçimleri yapılıyor.
Bir kişi 4 dönem, 20 yıl aynı koltukta…
Ve dikkat edin; uzun yıllar makam bırakmayanların büyük çoğunluğu erkek.
Kadınlar ve gençler yönetime nasıl gelecek? Yer açılmadan değişim nasıl olacak?
Bu kadar mı tatlı o koltuk?
Yoksa mesele koltuk değil; onun verdiği güç, konfor ve alışkanlık mı?
Bir arkadaşım bir dönem oda başkanlığı yaptıktan sonra şöyle demişti:
“İnsan protokole, özel ilgiye, makamın sağladığı ayrıcalığa alışıyor. Sonra bırakmak istemiyor.”
İşte tam mesele bu.
Bu nedenle seçim tüzükleri değişmeli.
En fazla iki dönem şartı gelmeli. İnsanlar sonsuza kadar aynı yerde kalamayacağını bilmeli.
Çünkü bir noktadan sonra aynı isimler kurumu ileri değil geri götürmeye başlıyor. Dünya değişirken kendini güncellemeyen yönetimler toplumun enerjisini düşürüyor.
Seçim dönemlerinde yaşanan çirkinlikler ise ayrı bir yara…
Bel altı siyaset, etnik köken üzerinden ayrıştırma, kutuplaştırma…
Oysa yönetenlerin de denetlenmeye ihtiyacı vardır.
Nasıl trafikte kırmızı ışıkta duruyorsak, yönetimde de sınırlar olmalı.
Hep yöneten olamazsınız.
Olmamalısınız.
Çünkü bir gün o koltuk gider.
Ve kendini “vazgeçilmez” sananlar, aslında halkın tercihiyle orada olduğunu acı şekilde öğrenir.
Bir ömür “Bu koltuktan tabutum çıkar” diyenler şunu unutmasın:
O tabutu taşıyacak insanları da küstürmemek gerekir.
Bugün alkışlananlar yarın yalnız kalabilir.
Çünkü halkın “yeter artık” dediği yerde, en büyük makam bile koca bir hiçtir.
Bir kasabada yıllarca aynı koltukta oturan bir başkan varmış.
Bir gün yaşlı bir bilge ona sormuş:
“Bu koltuğu sen mi taşıyorsun, yoksa koltuk mu seni?”
Başkan gülmüş, cevap vermemiş.
Yıllar geçmiş, seçim kaybedilmiş.
Makam arabası gitmiş, kalabalık dağılmış, telefonlar susmuş.
Bir sabah yalnız başına kahve içerken bilgenin sözünü hatırlamış:
“İnsan oturduğu makamı kendi gücü sanarsa, kalktığında kendini eksilmiş hisseder.”
İşte asıl mesele de budur;
Koltuğa güç vermek başka, gücü koltuktan almak başka…















