Dağın eteğinde, kalesi ve kulesiyle, tarihi yansıtıyordu. Cadde ve çeşmeleriyle de ziyaretçilere gülümsüyordu. Tarihi eserleriyle ziyaretçisine, ruh güzelliği sunuyordu. Şehri gezip görmek bir ayrıcalıktı.
Şehir, her mevsimin kendine has değerleriyle, yamaçta kurulmuş, tarihi bir abideydi.
Kalesiyle, ovaları gözetliyor, şairleriyle de güzel duygulara etkiyerek, ruhu dinlendiren bir atmosfer yaratıyordu.
Park ve bahçeleri, gülleriyle tarih kokuyor ve duygularıyla, yüzyılların güzelliğini sergiliyordu.
Şiirleriyle şairler, güzel bir atmosfer yaratıyor ve çeşmeler okşadıkları ruha güç katıyordu.
Şairler şiirlerini tarihin tanıklığında, meydanlarda seslendiriyordu. Çünkü şehir, konumuna ve korunmasıyla tarihe tanıktı. Dağın esintisi ve suların çağlaması, şehrin insanı neşelendirirdi.
Kale ile kule, şairi ve şiiri gözetirdi…
Şairin şiiri gök kubbenin altında, kelimeleriyle maviliğe uyumluydu. Sazın telinde, dağın esintisiyle birlikte, nağmelerle dil döküyordu. Dil döküyordu, heykelin dibinde bülbül gülüne. Gün batımında şiirle. Şiirden yükselen sesler kalpte heyecan yaratıyordu.
Ziyaretçiler davul eşliğinde kaleye yürüyor. Nağmesi, ovaya ve dağa uzanıyordu. Dağın yamacı turist kaynıyor, adım atılacak yer kalmıyordu.
Dünya bugün, kale için dönüyordu, tarihi yapıyı görmek adına. Tarihi kokuyu idrak etmek için. Kalenin heybetine değen olmamış. Taşına el ayak değmemiş. Burçları gülümsüyor ve ruhsal dünyasını düzenliyordu.
Şair, sazının telini titretti. Kalpler bir başka güzellikte attı. Kuşlar hiç olmadığı kadar cıvıldadı. Daldan dala atlayıp sevgiyle öttüler. İnsanların yürüyüşüne ve mavi kubbenin serin esintisine de özenerek koştular.
Sazlar konuşur, şairin elinde ve dilinde coşkulu nağmelerle. Nağmeler yansır kalenin kırık ve yosun bağlamış taşlarından. Kimsenin eli değmesin ve çivi dahi çakılmayıp korunsun, diye.
Şiirin sesi kalpleri güzellik çemberinde tuttu ve kalpler sevgiyle çarptı.
Şairler tarihe tercüman, aşıklar deyişleriyle sevgili…
Şairler, şiirini “sultanların aşkları” diye okudu. Bunlar tarihe mal oluşlardı.
Şairlerin heykelleri; kuleye ve ovaya bakıyordu.
Şair neşeyle dil döker, onuruyla söylerdi.
Şiir ruh güzelliğiyle okunur ve huşu içerisinde dinlenirdi. Çünkü şair, ruhunun coşkusunu satırlara dökerdi.
Şair heyecan yaratan, kelimeleri zekânın gücüyle sıralardı. Kelimeler ruha yansıyan, dildir. Bu dil ruhun ifade ediliş şeklidir.
Şairin sesi çeşmenin akışına yetmiyordu.
Gök kubbeye şair, şiirle damgasını vurmuştu. Bu damga yüzyılları yansıtıyordu. Yüzyılların yansıması silinemezdi.
Şehir ziyaretçisini ağırlıyor ve kalplerine şiirin hikâyesi ile çiçeklerinin güzelliğini aşılıyordu. Gelenler yüzyılların yıpratamadığı zeytin ağaçlarını, geziyor ve hayran kalıyorlardı.
Kalenin taşına, kulenin saatine, şiirler yazılmış ve aşıklar deyişler söylemiştir.
Tarihin içerisinde; şehir, şair ve şiir yer alıyordu.
Hasan TANRIVERDİ























