27 Mart Dünya Tiyatro Günü: Rol Yapmak Bu Kadar Yaygınken Tiyatroya Gerek Var mı?
Hiç düşündün mü?
Bugün Dünya Tiyatro Günü. Ama sahneye çıkmadan da oynadığımız kaç rol var, farkında mıyız? Sabah aynaya baktığında aslında sadece yüzünü değil, günün ilk karakterini de seçiyorsun. “Bugün nasıl biri olacağım?” sorusunu çoğu zaman fark etmeden cevaplıyorsun.
Şimdi dürüst olalım. Kimse “ben rol yapıyorum” demez. Herkes kendisi olduğunu iddia eder. Aynı kişi, gün içinde üç farklı karaktere girer. İş yerinde başka, arkadaş ortamında başka, yalnız kaldığında bambaşka.
Garip olan şu: Kimse bunu garip bulmuyor.
Mesela şu klasik cümle: “İyiyim ya.” Değilsin. Ama bunu söylemek yerine rolü oynuyorsun. Çünkü gerçek cevap zahmetli. Açıklama gerektirir, yüzleşme ister. O yüzden kısa yolu seçiyorsun. Rol daha kolay.
Bir de şu var… herkes çok doğal. Gerçekten. Herkes aynı şekilde düşünüyor, aynı şekilde tepki veriyor, aynı şeyleri paylaşıyor.
Bu kadar benzerliğin içinde bu kadar özgünlük iddiası biraz tuhaf değil mi?
Toplantıdasın. İçinden geçenleri söylemiyorsun. Daha kabul edilebilir olanı seçiyorsun. Cümlelerini tartıyorsun, törpülüyorsun. Sonra dışarı çıkınca “ya aslında ben öyle düşünmüyorum” diyorsun. Tabii. Çünkü az önce kendin değildin. Sadece iyi oynadın.
Sosyal medya zaten başlı başına bir sahne. Herkes mutlu, herkes güçlü, herkes yolunda. Gerçek hayatta kimse bu kadar iyi değil. Ama orada herkes rolünü biliyor. Hatta bazıları o kadar iyi oynuyor ki kendisi bile inanıyor.
İşin en iğneleyici tarafı şu: Kimse buna rol demiyor. “Herkes böyle zaten” deniyor.
Evet, herkes böyle.
Sorun tam olarak burada başlıyor.
Bir süre sonra rol yapmak yoruyor. Ama daha kötüsü şu: yorulduğunu bile fark etmiyorsun. Çünkü alışıyorsun. Rol yapmak normalleşiyor. Hatta gerekli gibi gelmeye başlıyor.
Bir noktadan sonra şu soru geliyor: “Gerçekten ben hangisiyim?”
Ve çoğu insan bu sorudan özellikle kaçıyor.
Burada ince bir çizgi var. Uyum sağlamak başka, kendinden vazgeçmek başka. Ama biz çoğu zaman bu ikisini karıştırıyoruz. Ortama uymak adına kendimizi geri çekiyoruz. Sonra buna “olgunluk” diyoruz.
Değil.
Bu, yavaş yavaş kendinden uzaklaşmak.
İnsan başkalarına rol yaparken bir yere kadar dayanır. Ama kendine rol yapmaya başladığında… orada bir şey kırılır. Sessizce. Gürültü çıkmaz. Kimse fark etmez. Hatta sen bile.
Bazen kabul görmek için oynuyoruz. Bazen dışlanmamak için. Bazen tartışmamak için. Ve bazen sadece alıştığımız için. En tehlikelisi de bu zaten. Fark etmeden yapılan.
Bir süre sonra neyi gerçekten istediğini unutuyorsun. Neye gerçekten kızdığını, neyin seni gerçekten mutlu ettiğini… Her şey “mış gibi” oluyor. Yaşıyor gibi, gülüyor gibi, anlatıyor gibi.
Ama tam değil.
Bir şey eksik.
Şimdi tekrar soralım: Rol yapmak bu kadar yaygınken, tiyatroya gerçekten gerek var mı?
Belki de var. Çünkü sahnedeki oyuncu en azından şunu biliyor: rol yapıyor.
Biz bilmiyoruz.
Ya da bilmek istemiyoruz.
İnsan rol yaptığını bildiğinde hâlâ kontrol ondadır. Ama rol yaptığını unuttuğunda… kontrol gider. İşte en tehlikeli nokta bu.
İyi kalabilmek de burada başlıyor aslında. Herkes rol yaparken, senin kendin kalabilmen. Bu kolay değil. Bazen yalnız kalmak demek. Bazen yanlış anlaşılmak. Bazen kaybetmek.
Ama şunu da kabul edelim: Rol yaparak kazandığın hiçbir şey gerçekten senin değil.
Bir gün durup kendine şu soruyu sormak zorunda kalırsın: “Ben gerçekten ne zaman kendimdim?”
Dur.
Gerçekten dur.
Bugün söylediğin cümlelerin kaçı sana ait?
Cevap hoşuna gitmeyebilir. Ama gerçekler zaten çoğu zaman hoş değildir.
Belki de mesele tiyatro değil. Sahne de değil.
Mesele şu:
Bu kadar rolün içinde, kendini oynayabilmek.
Ve insan…
başkasını oynarken değil,
kendini unuttuğunda kaybolur.
27 Mart Dünya Tiyatro Günü…
Sahnedekiler zaten biliyor.
Asıl mesele, sahne dışında oynayanlar.
Suat ALTINOK























