İnsan, dünyaya yalnızca bir bedenle gelmez; aynı zamanda şekillenmeye açık bir karakter taslağıyla doğar. Kimi zaman bir annenin sesiyle, kimi zaman bir öğretmenin bakışıyla, bazen de hayatın sert tokatlarıyla biçim alır ruhumuz. Karakter dediğimiz şey; bir anda oluşan bir yapı değil, yılların içinde damla damla biriken yaşanmışlıkların görünmeyen mimarisidir.
Çocukluk, karakterin ilk toprağıdır. İnsan önce evinde öğrenir dünyayı. Sevgi gören bir çocuk güvenmeyi öğrenirken, sürekli eleştirilen bir çocuk kendini eksik hissetmeyi öğrenir. Çünkü insanın iç sesi, çoğu zaman çocukken kendisine konuşulan seslerin yankısıdır. Bir çocuğun gözlerinin içine bakarak kurduğunuz her cümle, onun gelecekte kendine nasıl bakacağını belirler.
Sonra hayat devreye girer. Arkadaşlıklar, hayal kırıklıkları, başarılar, kayıplar… İnsan büyüdükçe karakteri yalnızca aldığı eğitimle değil, yaşadığı acılarla da olgunlaşır. Çünkü bazı insanlar kitaplardan öğrenir hayatı, bazıları ise kırılarak. Her yara, insanın içine görünmez bir cümle yazar. Kimi daha merhametli olur yaşadıklarıyla, kimi daha sert. İşte tam burada karakterin ikinci evresi başlar: seçimler.
İnsan aslında başına gelenlerden çok, başına gelenlere nasıl tepki verdiğiyle karakterini oluşturur. Aynı ihaneti yaşayan iki kişiden biri kinle dolarken, diğeri affetmeyi seçebilir. Aynı yoksulluk birini zalim yaparken, diğerini vicdan sahibi bir insana dönüştürebilir. Çünkü karakter, kaderin değil; iradenin de eseridir.
Yaş ilerledikçe insanın maskeleri azalır. Gençlikte beğenilmek için oluşturulan kimlikler, zamanla yerini gerçek kişiliğe bırakır. İnsan artık rol yapmaktan yorulur. Hayatın belirli bir döneminden sonra herkes özüne döner. Çünkü karakter, kalabalıkların içinde nasıl göründüğümüz değil; yalnız kaldığımızda kim olduğumuzdur.
Toplumun en büyük yanılgılarından biri, insanın bilgisini karakter sanmasıdır. Oysa karakter; zekadan önce vicdandır. Güç sahibi olunca değişmemek, çıkarı varken adil kalabilmek, kimsenin görmediği yerde de dürüst davranabilmektir. Çünkü gerçek karakter, alkış varken değil; sessizlikte ortaya çıkar.
Belki de insan ömrünün en büyük yolculuğu, kendini inşa etme yolculuğudur. Her gün biraz daha kırılarak, biraz daha anlayarak, biraz daha susarak olgunlaşır insan. Ve sonunda anlar ki karakter; doğuştan gelen değil, yaşarken yazılan bir hikayedir.
Sağlıcakla.















