Elektriğe, kiraya, doğalgaza yüzde 37 zam; emekliye ve asgari ücretliye yüzde 18 artış. Peki bu tabloda “pozitif olmayı” kim, hangi şartlarda öneriyor?
Gelir vergisi dilimleri genişletildi, yük yine çalışanların sırtına bindi.
İşveren onlarca işçisini çıkarmak zorunda kaldı.
İşçi “asgari ücret yetmiyor” derken, işinden de oldu.
Evlenmek hayal, çocuk sahibi olmak neredeyse imkânsız hale geldi.
Geçim sıkıntısı, birçok evde huzurun yerini aldı.
İşsizlik katlanarak artıyor, boşanmalar çoğalıyor.
Çaresizlik, bazılarını kumara ve bahis bataklığına sürükledi.
Kimi umudunu kaybetti, kimi cinnet geçirip en yakınındakine kıydı.
Günahsız kadınlar, çocuklar bu karanlık tabloda hayattan koparıldı.
Şimdi kış ayındayız.
Açıkta kalanlar, kova içindeki ateşle ısınamayacak kadar soğukta, bir köşeye büzülerek hayata tutunmaya çalışıyor.
Peki ya patilerimiz?
Korumayı bırakın, insanların eziyetinden korkup ölmeyi tercih eden hayvanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz.
Üniversite öğrencilerinin durumu daha da vahim.
Yurtlar yetersiz, kiralar uçmuş durumda.
Köhne evlere bile fırsatçılar afaki bedeller istiyor.
Bütün bu vahim tablo içinde, artışlardan nemalananlar da var.
Vicdan yoksunu, hoyratça davrananlar da…
Yeni yüzyılda, eskiye özenen bu hâllere hoş mu geldik, yoksa boş mu geldik?
“Pozitif olalım” diyorlar.
“Pozitif yazalım, evrene olumlama yapalım.”
Eğer kalemde ve söylemde pozitiflik her derde deva olsaydı, hatim indirirdik.
Ama gerçeklerden kaçmak, susmak ve sessiz kalmak ne zamandan beri erdem oldu?
Bu sözleri en çok, tuzu kuru olanlar dillendiriyor.
Arabası, evi, sıcak ofisi olan; yağmuru, karı camın arkasından izleyenler…
Elbette “pozitif bakalım” demek kolay.
Bakış açını değiştirmek istiyorsan sahaya in.
Sokakları karışla.
O zaman gör.
Sıcak meclislerde yapılan kavgalar bile bir lüks artık.
Kendi cebinize gelince oy birliğiyle geçen maaşlarınızla,
Bizim ödediğimiz vergilerle yediğiniz ucuz etli yemeklerle
Sesinizin gür çıkması elbette kolay.
Mersin’e Gelince…
Kimi iş insanları kendini tanıtırken “şu kadar ihracat, bu kadar istihdam” diyor.
Bazıları bu zenginliğin diyetini kentine ödüyor; okul, hastane yaptırıyor.
Ama sayısız tapuya sahip, protokolde en önde duran, kent dinamikleri içinde ihtişamla yer alan pek çok zenginin kente dair tek bir katkısı olmadığını da görüyoruz.
Mersin İdman Yurdu’nu ne hâle getirdiniz?
Gelen vurdu, giden vurdu.
Yerelde belediyelerle iş birliğinden uzaksınız.
Tasarruf tedbirleri bahanesiyle sosyal belediyecilik anlayışıyla çalışan belediyelerin önü kesiliyor.
Oysa bugün, iş dünyasının bu belediyelerle dayanışma içinde olması gerekiyor.
Üniversite öğrencilerinin hamiliğini üstlenebilirsiniz.
Biz, imece kültüründen gelen bir toplumuz.
Madem “siyasi” diyerek sistemsel hatalara karşı ses çıkarmıyorsunuz,
O halde mağdurlara yardım etmekten de kaçınmayın.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeyin.
Bir gün size de dokunacağını unutmayın.
İş dünyasının örgütlü yapıları, konfederasyonlar…
Neden sessizsiniz?
Her şey gerçekten güllük gülistanlık mı?
Bu ülkenin çoğunluğu asgari ücretli ve emekli.
Bu bir azınlık meselesi değil.
“Kurt yediği ayazı unutmaz.”
Seçim zamanı sahaya indiğinizde, süslü kelimeleriniz boğazınıza dayanabilir.
Siyasi Partilere de Bir Not
Gençleri ve kendi tabanınızı sahalarda koşturuyorsunuz.
Seçim bitince o gençler yok sayılıyor.
Yetki sahiplerinin kuzenleri, yeğenleri, sevgilileri en kritik yerlere yerleştiriliyor.
Bu, neredeyse tüm partilerde değişmeyen bir düzen.
Ama bilin:
Bu gençler sizin köleleriniz değil.
Zaman hızla ilerliyor.
İçlerinde biriken haksızlık duygusu büyüyor.
Bir gün afişleri kendiniz asmak zorunda kalabilirsiniz.
Son sözüm şu:
Bu yazıyı okumadan beğenmeyin.
Eleştirin, övün, itiraz edin…
Ama gerçekler karşısında dilsiz şeytan olmayın.























