Demokrasi bir günde yok olmaz; sessizlikle, tavizle ve ilk “sarı öküz” verildiğinde kaybedilir.
Bu haber BBC Türkçe’de ilk kez 10 Kasım 2019’da yayımlandı.
Aradan geçen yıllar, o belgelerde yazanları sadece tarihsel bir not olmaktan çıkarıp bugünün aynasına dönüştürdü.
Yüzyıl önce hazırlanan İngiliz istihbarat raporları, Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışından sonra İngilizlerin onu “devrimci ve tehlikeli” bir figür olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Belgelerde, Mustafa Kemal’e karşıt unsurların desteklenmesi ve rakip hareketlerin bir araya getirilmesi gerektiği açıkça ifade ediliyor. Yani mesele sadece bir asker değil; halkı örgütleyen, bilinçlendiren ve egemenliği millete veren bir iradeydi.
Atatürk’ün en büyük gücü, halka olan sarsılmaz inancıydı. Her bölgede cemiyetler kurması, örgütlü yapıları teşvik etmesi, halkı aydınlatmayı esas alması boşuna değildi. Bandırma Vapuru’ndan Samsun’a atılan o adım, yalnızca bir yolculuk değil; Cumhuriyet’in temelleriydi.
Cumhuriyet, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir yönetim biçimidir. Seçimlerle, sandıkla, halkın iradesiyle var olur. Yüksek Seçim Kurulu gözetiminde yapılan seçimler ve sandıktan çıkan sonuçlar yasaldır; çünkü bu irade halkındır. Demokrasi ise Atatürk’ün tanımıyla “halkın, halk tarafından, halk için yönetimi”dir.
Ben, Türkiye Cumhuriyeti’nde Atatürk ilke ve inkılapları çerçevesinde haklarını bilen ve kullanan bir yurttaşım.
Peki ya siz?
Mikrofon uzatıldığında konuşanlar kadar susanlar da var bu ülkede. Korkusuz olan “Açız” diyor. “Enflasyon altında ezildik” diyor. “Oy verdiğim başkanlar içeride” diye haykırıyor. Haklarının farkında ama sesi yeterince duyulmuyor. Çünkü güç birliği yok.
Güç birliği nasıl olur?
Sivil toplumun gerçek anlamda örgütlenmesiyle.
Ne var ki bugün sivil toplum kuruluşlarının büyük bölümü “siyaset üstüyüz” derken bile taraflılıklarını gizleyemiyor. Toplum yararına elini taşın altına koymak yerine, koltuk hesapları yapılıyor. Kamuoyu oluşturmak, hak savunuculuğu yapmak yerine suskunluk tercih ediliyor.
En yukarıdan oda seçimlerine kadar her alan siyasallaşmış durumda. Taraflı seçimler, kadrolaşmalar, ötekileştirme… Eski dönem yöneticileri —adı konmamış “dinazorlar”— koltuklardan elini çekmekte zorlanıyor. Kimin seçileceği kulislerde belirleniyor. Biat kültürü, demokrasinin yerini alıyor.
Bu tablo yalnızca bize özgü değil. Dünya siyaseti de benzer örneklerle dolu. Venezuela’da Maduro yönetimi, demokrasiyi yok etmek ve insan haklarını ihlal etmekle suçlandı. Seçimlerin hileyle kazanıldığı iddiaları, ekonomik çöküş, astronomik enflasyon… Emperyal güçlerin müdahaleleriyle birleşen çıkar çatışmaları, ülkeleri otoriter yapılarla baş başa bırakıyor.
İşte tam da bu noktada “Sarı Öküz” hikâyesi ibretliktir.
Birlik olan öküzler yenilmezken, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla verilen ilk taviz, sonun başlangıcı olur. Sarı öküz verildiğinde mesele bitmez; sıra benekliye, tombula, kuyruğu uzuna gelir. En sonunda aslan, aracıya bile gerek duymadan gelir.
Tarihte ve bugün yaşanan budur.
Emperyalist güçler, önce birini alır. Ses çıkmazsa ikincisini. Sonunda geriye savunacak kimse kalmaz.
Suskunluk masum değildir.
Sessizlik, bazen en büyük teslimiyet tir.























