Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Şefkat ve Merhamet Peygamberi


04 Şubat 2012 00:01

1 Yorum

Peygamberimizin doğum gününü kutlamak amacıyla bir hafta belirlenmiş ve bu haftaya "Kutlu Doğum haftası" denilmiştir.
Bu haftada çokça etkinlik yapılmakta ve hep peygamber s.a.v anlatılmakta. İyi, güzel ama hep anlatılmakta olan ve övülmekte olan bu peygamber maalesef hiç yaşanılmamakta

Umarız ki yıllardır hep anlatılan bu örnek şahsiyetin yaşamı artık biraz da pratikte uygulanır…
Bu bağlamda ben de sizlerle "Kutlu Doğum haftası" münasebetiyle sağlam kaynaklardan derlediğim bu örnek şahsiyetin yaşanılabilir ve asrımızın birçok hastalığına derman olabilecek yönlerini paylaşmak istedim.

Resul-i Ekrem efendimizi ve konumunu tanımak, onu anlamak bakımından olduğu kadar, davranışlarından günümüz için model ve örnekler seçebilmek açısından da ilk şart ve ilk adımdır. Hiç şüphe yoktur ki onu bize en güzel yüce kitabımız kuranı kerim tanıtmıştır. Muallim Naci’nin ifadesiyle Kuran, “Dest-i kudretle yazılmış hilye”dir. Yani Kur’an onu bize her yönüyle tanıtır. Efendimizin dinî, ruhanî, ilmî ve idarî siyasî liderliği tam bir bütünlük içinde dile getirilmektedir. Din, ilim ve siyaset alanları onun örnek hayatında ve sünnetinde en üst düzeyde bir aradadır. O halde bu üç alanın hiçbiri, diğerlerinden kendisini soyutlayamaz. Başka bir şekilde söyleyecek olursak; din adamı, ilim ve siyasetten; ilim adamı, din ve siyasetten; siyaset adamı da, din ve ilimden uzak kalamaz.

“İslam peygamberi” adlı kıymetli kitabin müellifi çağdaş araştırmacı Prof. Dr. Muhammed Hamidullah “Hz. Peygamberin hayatını yazmak isteyen bir kimse, elde mevcut vesika ve tarihi malumatın azlığından değil, bolluğu yüzünden sıkıntıya düşer” der. Ondan herhangi bir konuda davranış örnekleri sunmak istenildiği zaman da ayni durumla yani tercih zorluğu sıkıntısı ile karşılaşılmaktadır.
İşte İslam ve onun insan planında uygulaması demek olan Muhammedî örnek, yani sünnet-i seniyye bunun için her zaman, her mekan ve her kesime örnek olma niteliğine sahiptir. Son zamanlarda İslam’a ve sünnet’e yöneltilen tarihsellik ve yöresellik söylemleri, işin özüyle değil, sadece görüntüsüyle ilgili bir genelleme, özü ve bütünü kapsamayan bir yorumdur.

Dinimize ve peygamberimize, yaratıcı ve insan özü noktasından bakmak çağlar üstülüğün yani evrenselliğin doğru anlaşılmasını sağlayacaktır. O zaman Hz. Peygamberin söz ve davranışlarının her çağda ve yörede yaşayan müminler için örnek olmasında hiçbir problem ve kuşku söz konusu olmayacaktır. Beşeri ilişkilerinde şefkat, rahmet ve sevgi çerçevesinde zirveyi temsil eden Peygamber efendimiz, düşmanlarının bile helakini istememekten başlayan rahmet davranışını, kendisini yaralayanlar için lanet yerine “Allah’ım, milletimi doğruya ilet. Çünkü onlar ne yaptıklarının farkında değiller.[1]” diye hidayet duasıyla sürdürmüştür. Kendisine gelip Müslüman olacaklarını bildiren Sakif elçilerinin, namazdan muaf tutulmalarını ve Lat putuna dokunmamasını şart olarak ileri sürmeleri karşısında birinci isteklerini, “İbadeti olmayan dinde hayır yoktur” diyerek; ikinci isteklerini de tevhid ülkesinde puta müsaade edemeyeceğini kesin bir dille belirterek reddetmiş ama “Bari bize kendi elimizle putumuzu yıktırma” isteklerini anlayışla karşılamış ve kendisi biri Sakifli diğeri yeni putperestlikten kurtulmuş olan iki sahabeyi§ görevlendirip Lat’ı yıktırmıştır.[2]
Bilim ve kültüre son derece önem veren, ben muallim olarak gönderildim[3] buyuran Hz. Peygamber, Müslümanların kafa ve gönül olarak güçlü olması ve temiz kalması için gerekli tedbirleri almayı da asla ihmal etmemiştir.

Bedir esirlerini on çocuğa okuma yazma karşılığında salıvermiş, Zulle veya Sufe’de bizzat kendisi yatılı eğitim-öğretim faaliyetlerinde bulunmuş, kadınların eğitim-öğretim için özel bir gün tahsisi isteklerini kabul buyurarak onları eğitmiştir.[4]
Merhameti Muhammediye

Dün belli yerlerde ünlenmiş zalimlere tahammül etmek zorunda kalmış olan ihtiyar tarih, şimdi dünyanın her köşesine kısa zamanda ulaşabilen, teknoloji destekli zalimlerine tanıklık etmektedir.

Bu açıdan bakıldığında yenidünya düzeninin patron(ları)u, kıtalar arası şefkatsizliğin ve zulmün temsilciliğini üstlenmiş gözükmektedir.
Dün bu vahşi manzarayı insanileştirmek için gönderilen Hz. Muhammed s.a.v, o günün insanlarını temsil ettiği merhamet ve şefkat kaynağı olan risalet makamı ile İslamlaştırarak o dünyayı bir rahmet ve şafkat ortamına çevirmiş ve insanlığa yüce hedefler göstermişti.
Dünyamız bugün yine böylesi bir manevi değerler kaynağına muhtaç…
O halde onun şefkat ve merhametinden birkaç örneği günümüze taşımaya çalışalım.

Mekke yıllarında, gördüğü/karşılaştığı kötü muamelelere karşı gösterdiği sabır; laneti hak etmiş zalimlere daima hidayet temenni etmesi ve o acılı Taif yolculuğu dönüşünde, Cebrail tarafından kendisine müşriklere ne yapılmasını isterse derhal yerine getirileceği bildirildiği zaman, lanet yerine “Rabbim, halkımı bağışla, onlar ne yaptıklarının farkında değiller.[5]” diye yalvarması ve onların soyundan inançlı bir nesil getirmesi için Allaha dua etmesi [6], dünyada bir eşine daha rastlanmayan bir merhamet ve şafkat belgesidir.

İman etmeyenler onun için sürekli ıstırap kaynağı ve davet konusu olmuştur. “(Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse canına kıyacaksın!”[7] ayeti, ondaki insanlığa karşı duyduğu şefkatin ve dolayısıyla iman mutluluğundan uzak kalmalarından ötürü hissettiği üzüntünün boyutlarını ortaya koymaktadır.

O kadar ki, Mekke fethine giderken Arç vadisinde, yolun kenarında yeni doğmuş yavrularını emziren bir köpek görünce, köpeği rahatsız etmemesi için ordu geçinceye kadar Cuhayl b. Surakaya nöbet tutmasını emrettiler.[8]
Yaklaşık 2 milyon kare toprağı on yıllık cihad süresinde, düşmandan 250 (veya 111) askerin ve yaklaşık 150 (veya 93) Müslüman şehidin hayatına bedel olarak İslam’a açması da yine o merhametin tecellisidir.[9]
Bir başka ifadeyle islamda silahlı mücadele/savaş onun merhameti ile tıptaki cerrahi müdahale konumuna getirtilmiştir.
Yahudi cenazesi bile Hz. Peygamberden “ o da bir insan değil mi?”[10] diye ihtiram görmüştür.

Ve ennetice amcası Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşi’yi ve ciğerlerini ağzına alıp çiğneyen Hind’i de merhameti Muhammedi’ye ile bağışlayan o değilmiydi?
Üst Kimlik İnşası

Onun şefkatinde kimlik inkârı yoktur. Aksine üst kimlik inşası vardır. Medine sözleşmesinde, sözleşmeye taraf olan Arap kabilelerinin her biri tek tek sayılmıştır. Barış içinde bir arada yaşamanın temel şartı hiçbir grubun kimliğini inkar etmemektir. Hz. Peygamber, kendisine gelen elçilere “hangi kabile elçileri?” diye açıkça kimliklerini belirtmelerini isteyen sorular yöneltiyordu. Kendiside gerektikçe “Ben Abdulmuttalib’in torunuyum[11]” diye kimliğini açıklıyordu. Kişinin, milletini sevmesini değil, milletinin haksızlığına rağmen milletine yan çıkmasını, destek vermesini kavmiyetçilik (asabiyye/milliyetçilik) olarak tanımlıyordu. [12]
Dünyanın dört bir yanına “Müslüman ol kurtul”[13] diyordu. Bu üst kimlik ve kurtuluş çağrısını etrafa ulaştırmaya çalışan atlılar, birer şefkat ve merhamet elçisi idi. Ona kim tabi olursa hidayet ve mutluluğa erer, kim de önderliğini reddederse, tam bir mahrumiyete düşer.[14]
Hüznü

Hiç şüphe yok ki örnek kul ve son Resul, hüzün ve elemi ile de ümmetine ve insanlığa örnektir. Başka bir ifade ile her şeyde insan yapısına en uygun olanını, fıtrata yakışanını örneklendiren Hz. Peygamber, insan yaratılışının tabii bir yanı olan üzüntü ve elem duygularının kullanımına da örneklik etmiştir.
“Allah seni insanların verecekleri zararlardan koruyacaktır.[15]” ilahi garantisi olan kişi neye/niye hüzünlenir? O, insanların kendisine verebilecekleri herhangi bir zararın endişe ve hüznünü yaşamıyordu. O, ümmetini, Müslümanları hatta insanlığı kucaklayan bir hüznü ve elemi yaşıyordu. “Sizin güçlüğe uğramanız ona çok ağır gelir.[16]” Ayeti bu gerçeğin Müslümanlara ait yönünü ifade etmektedir. “(Resulum!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse canına kıyacaksın!”[17] Ayeti ise onun Müslüman olanların dışındaki tüm insanlar için duyduğu şefkat ve merhametinin göstergesidir.

Merhum Kadı Iyaz’ın Hz. Ali’den naklettiği beyanlar arasında Hz. Peygamberin “Hüzn, ayrılmaz arkadaşımdır, gam ve kederim ise ümmetime yöneliktir” dediği kaydedilmiştir.[18]
Enes b. Malik anlatıyor: Hz. Peygamberin oğlu İbrahim can çekişiyordu. Resulüllah’ın gözleri yaşardı. Bunu gören Abdurrahman b. Avf; ey Allahın resulu, bela ve musibet zamanında halk sabretmeyebilir, fakat siz de mi? … diye hayretini ifade etti.
Resulüllah; ey İbn Avf, bu (gördüğün) hal, rikkat ve şefkattir. Buyurdu. Sonra gözyaşları biri birini takib etti.
Üsame b. Zeyd anlatıyor: Hz. Peygamber’e kızı (zeyneb), oğlum ölmek üzeredir, lütfen bize kadar geliniz, diye haber gönderdi.
Peygamber efendimiz s.a.v sabretmesini tavsiye etti.

Bunun üzerine kızı; ne olur mutlaka gelsin, diye tekrar haber gönderdi.
Peygamber a.s.v da yanına Sa’d b. Ubade, Muaz b. Cebel, Ubeyy b. Ka’b, Zeyd b. Sabit ve başka bazı sahabeleri de yanına alarak gitti.
Çocuğu Hz. Peygambere verdiler. Yavrucak zor nefes almaktaydı. Resulüllah’ın gözlerinden yaşlar boşandı. Durumu gören Sa’d b. Ubade; ey Allah’ın resulü bu ne haldir? Dedi. (yadırgadı).
Peygamber a.s.v; bu, Allah’ın, dilediği kulunun kalbine koyduğu bir rahmettir. Zaten Allah ancak, merhametli kullarına rahmet eder.[19] Buyurduğu kaydedilmektedir.

Hz. Peygamberi üzen ve öfkelendiren olayların başında, Müslümanların yeterince araştırma yapmadan ve bilmeden yani cehaletlerine rağmen görüş beyan ederek yanlış uygulamalara sebep olmaları gelmektedir.
Cabir b. Abdillah r.a anlatıyor: Bir seferdeydik. İçimizden birisinin başı yaralandı. Yaralı ihtilam oldu. Çevresindekilere, yaralı olduğu için teyemmüm yapıp yapamayacağını sordu. Onlar da; sen yıkanabilirsin, teyemmüm yapamazsın, dediler. Adam yıkandı, su ve soğuğun tesiri ile öldü. Nebi a.s’ın huzuruna geldiğimizde olay kendilerine haber edildi. Bunun üzerine efendimiz (hüzün-öfke karışımı bir halde); Adamı öldürdüler, Allah da onları öldürsün. Bilmediklerini sorsalardı ya. Cehalet derdinin ilacı sormaktır[20]. Buyurdu. Resulüllah’ın, böylesine bir değerlendirme yapması ve “Allah da onları öldürsün” diye ağır şekilde bedduada bulunması, bilmediği halde fetva vermeye kalkanları tehdid ve tenkid etmesi herhalde bir yandan peygamber fendimizin üzüntüsünün derecesini ve kaynağını gösterirken bir yandan da asrımızda dahi aynı tavır içinde bulunacakları çok ciddi şekilde ikazdır. Her gün rastgele, en küçük bir bilgi alt yapısı olmadan ve hiçbir İslami ve insani kaygı duymadan keyfe ma yeşa/canının istediği gibi İslami konularda ahkâm kesenlerin kulakları çınlasın. Ennetice büyüklerin hüznü de büyük ve derin olur.[21]
Sevinci

Hüznün en anlamlısını olduğu kadar sevincin en soylusunun da hiç kuşkusuz ancak “âlemlere rahmet olarak” gönderilmiş “En güzel hayat örneği” nde bulabiliriz. Onun hayatında, hayatın tadını ve anlamını yakalayabiliriz.
Her şeyden önce şuna işaret edelim ki Hz. Peygamber’in hüznü gibi sururu/sevinci de iman endeksli, hidayet merkezlidir.
Herhalde onun için ilk sevinç vesilesi muhterem eşi Hz. Hatice’nin, kendisini tereddütsüz hüsnü kabul ile karşılayıp “Allah’a yemin ederim ki Allah seni hiçbir zaman utandırmaz. Çünkü sen, akrabayı gözetirsin. Acizlerin derdini dert edinirsin. Fakirleri seversin. Misafiri yedirirsin. Hak yolunda halka yardım edersin. Hile nedir bilmezsin. Sözün en doğrusunu söylersin…”[22] gibi güzel, gerçekliği tartışılmaz sözlerle teselli ve takviye etmesi, ardından da Müslüman olmasıdır.

Ayrıca Hz. Peygamber’in sevinmesine vesile olan olayların başında düşman propagandalarının asılsızlığını ortaya koyan gelişmeler ve Kevser suresinin nüzulü gelmektedir.
Abdullah b. ez- Zübeyrin doğumu da peygamber efendimizin sevinmesine vesile olan olaylardandır. Zira Müslümanlar, müşrikler tarafından “Yahudiler size sihir yaptı artık sizin çoluk çocuğunuz olmaz” diye korkutturuyorlardı. Abdullah b. ez- Zübeyrin doğumu, bu asılsız yıkıcı propagandayı çürütmüş ve dolayısıyla büyük bir sevinç vesilesi olmuştu.

“Peygamberin eşine bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir guruptur.[23]” ayetinin nüzulü ile son derece sevinçli bir halde gülerek “Müjdeler olsun ey Aişe, Allah seni temize çıkardı” [24] diyerek eşine müjdeyi vermesi de önemli surur olaylarından biridir.
Üsame b. Zeyd’in Zeyd b. Harise’den olduğunun ortaya çıkarılması da Resulüllahı sevindirmiştir. İslam düşmanları Üsame b. Zeyd’in esmer, babsı Zeyd b. Harise’nin ise beyaz tenli olduğunu dillerine dolayıp Üsame’nin nesebi hakkında ileri geri konuşuyorlardı. Hz peygamber de bu iki sahabeyi çok sevdiğinden bu söylentilerden dolayı çokça üzülüyordu.

Bir gün vücut yapısından nesep tayini yapmakla meşhur Kaif el- Müdlici, yüzleri örtülü olduğu halde Zeyd ile Üsame’nin ayaklarını gördü “Bu iki kişi birbirindendir” diye kanaatini bildirdi. Bu tespitten son derece memnun olan peygamber a.s pırıl pırıl parlayan bir yüz ile Hz. Aişeye gelerek “Ey Aişe, Müdlici’nin Zedy ile Üsame’nin aynı soydan olduğunu söylediğini duydun mu?” [25]diye sevincini eşiyle paylaşmıştır.
Müslümanlara uzun süre direnmiş olan Hayber’in düşüşü büyük bir zaferdi. Ama efendimiz, Habeşistan muhacirlerinin oradaki zor şartlara dinleri uğrunda direnip sonunda kendisine kavuşmalarını en az Hayber’in fethi kadar önemsiyordu. İslam zaferinin mekan ve insan boyutundaki gelişmelerini eş değer bir sevinçle karşılıyor ve pek tabii bir şekilde “Hayber’in fethine mi, Ca’fer’in dönüşüne mi hangisine sevineceğimi şaşırdım” diye içinde bulunduğu duygu yoğunluğunu dile getiriyor, peşinden de şükür secdesine kapanıyordu.[26]
Hz. Aişe anlatıyor: “Resulüllah benim odamdayken Zeyd b. Harise Medineye geldi. Bize uğradı, kapıyı çaldı. Nebi s.a.v. (belden yukaısı) çıplak olduğu halde elbisesini sürüyerek ayağa kalktı Zeyd’i karşılayıp boynuna sarıldı, kucakladı ve öptü. Allah’a yemin ederim ki bu olaydan ne önce ne de sonra resulüllah’ı böyle yarı çıplak vaziyette bir başka kimseyi karşılarken görmüş değilim.” [27] Azatlı kölesi, evlatlığı olan ve çok sevdiği Zeyd b. Harise’nin r.a muhtemelen bir sefer dönüşü kendisine uğramasını büyük bir sevinçle karşılayan Hz. Peygamber, bu sevincini, belden yukarısı çıplak olduğu halde ridasını sürükleyerek kapıya koşmak suretiyle göstermiştir.

Müslüman olanlara sevinmesi/Hidayet neşesi de Resulüllahın sururu arasında başköşede olmaktadır. İslama açılan her gönül, Hz. Peygamberi son derece memnun ediyor ve sevindiriyordu. Hiç şüphesiz bunlar arasında çok üst düzeyde sevinç vesilesi olanlarda vardı. Mesela meşhur Banet Suad kasidesi şairi Ka’b b. Zübeyr’in Müslüman olmasına o kadar sevinmişti ki, üzerindeki Hırkayı çıkarıp Ka’b’e hediye etti. Yine Enes b. Malik anlatıyor: Nebi a.s’ın zaman zaman hizmetinde bulunan Yahudi bir çocuk vardı. Bir gün bu çocuk hastalandı, peygamberde onu ziyarete gitti, başucuna oturdu ve ona; “Müslüman ol” teklifinde bulundu. Çocuk, düşüncesini öğrenmek için yanındaki babasının yüzüne baktı. Babası; Ebu l- Kasım’ın çağrısına uy, dedi. Çocuk da Müslüman oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Şu yavrucağı benim vasıtamla cehennemden kurtaran Allah’a hamd olsun” diyerek büyük bir sevinçle dışarı çıktı. Bu olay Hz. Peygamberin sevinç ve sururunun hidayet merkezli olduğunu ve dolayısıyla ahiret uzanan boyutunu göstermektedir. [28]
Hepimizin peygamberi bir sevinç, hüzün ve merhamet şekli yaşaması temennisiyle…

****dpnt****

[1] – Buhari, Bed’ul-Halk 7; Müslim, cihad 11
§ – Muğire b. Şu’be ve Ebu Süfyan b. Harb
[2] – İbni Hişam sire c 4 s 184-187; İbni Kayyım el-Cevziyye Zadül mead c 3 s 31-34
[3] – İbni Mace Mukaddime 17
[4] – Buhari İlim 36, Cenaiz 6, 92, İ’tisam 9; Müslim Birr 152; Tirmizi Birr 13; Ahmed b. Hanbel Müsned c 3 s 34-72 c 6 s 27-29 (Örnek Kul Son Resul 13–28)
[5] – Buhari İstitabe 5, Enbiya 54; Müslim Cihad 105; İbn Mace Fiten 23
[6] – Buhari, Bed’ul-Halk 7; Müslim, cihad 11
[7] – Şura 26/3
[8] – eş- Şami Subulu’l- huda ve’r- Reşad c 7 s 51
[9] – Hz. Peygamberin savaşları s 20-21
[10] – Buhari Cenaiz 50
[11] – Buhari Cihad 62
[12] – Ebu Davud Edep 112. Hadsin yorumu için bk. Çakan, Hadislerle gerçekler s 493-496
[13] – Buhari Bed’ül-vahiy 6, Cihad 103, İlim 30
[14] – (Örnek Kul Son Resul 32-52)
[15] – Maide 5/67
[16] – Tevbe 9/128
[17] – Şura 26/3
[18] – Kadı Iyaz eş- Şifa c1 s 288-289
[19] – Buhari Cenaiz 33, Müslim Cenaiz 3
[20] – Ebu Davud Tehare 125,İbn Mace Tehare 93, Darimi Vudu 70, Ahmed b. Henbel Müsned c 1 s 230- c 6 s 298
[21] – (Örnek Kul Son Resul 60-74)
[22] – Buhari Bed’ül- Vahiy 3, Müslim İman 252
[23] – Nur 24/11
[24] – Buhari Tefsir ul- Kuran Suret un- Nur 6, Meğazi 34, Şehadet 15; Müslim Tevbe 56; Müsned c 6 s 196-197
[25] – Buhari Menakıb 23, Feraız 31;Müslim Rada 38-39;Tirmizi Vela 15; Nesai Telak 51; Ebu Davud Talak 30-31
[26] – Hakim Müstedrek c 1 s 276
[27] – Tirmizi İsti’zan 32
[28] – (Örnek Kul Son Resul 79-87)

Okunma Sayısı: 163

Yazarın Diğer Yazıları

Ahlaksızlığın Göstergesi

Ahlak, bir kitabın cildine benzer. Nasıl ki: “Cilt bozulunca sayfalar dağılır”, ahlak da bozulunca: Ne...

İslam’ın En Büyük Hedefi

Günlerden haftalar, haftalardan aylar, aylardan yıllar ve yıllardan da hem tarih hem de insan ömrü...

Vermeyeceğini İlham Etmeyen Bir Rab

Madem beraatı ilham etti, demek ki af edecek… ‘Selam olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti...

Emekçinin Elini Öpen Peygamber!

Allah Resulü (s.a.s), kendisini ve sahabeyi Tebük seferi dönüşünde karşılayan Sa’d bn. Muaz’ın ellerinin nasırlaştığını...

Korku ve Ümit Arasında Yaşamak

Bizler, umarken korkmayı, korkarken de umudu korumayı tavsiye edilen bir ümmetiz. Allah’ın azabından emin olmak...

Yazıya Yapılan Yorumlar

  1. misal20 dedi ki:

    Bu anlatımınız ,Kur an ın bütün olarak içerdiği anlatım ile hiç uymamaktadır..Elçi Muhammed hakkında yalnızca 4 ayrı ayette anlatım vardır..Elçi Muhammed in yaşamı ile ilgili söylentileri tarihi veri olarak göstererek,KUR AN ın hakkında tam bilgi vermediği Elçi Muhammed i ,Kur an ın önüne çıkararak "İlah" seviyesine getirmeniz veya getirilmesi yaratılışa aykırı değil mi?…Kur an ın anlattığı Elçi Muhammed, bu anlattıklarınız ile hiç uyuşmamaktadır.. Saygılarımla…