Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Ruhun Bilinmezliği (I)


14 Şubat 2012 00:01

Yorum Yapılmamış

Yaratılışın en gizemli konularından biri olan Ruh'un tanımı konusunda her asırda tartışmalar olmuş, dini ve felsefi çevrelerden katkı olmuş bu konuda.
Ben de ruh konusuna dair bilgi babında edindiğim ne

varsa tek tek derleyip siz okurlarımızla paylaşmak istedim ki bizden de bir katkı olsun…

Ruh: Vucutta bulunduğuna inanılan maddesiz hayat ilkesi, hayatın özü, can, manevi benlik. İnsanla Tanrı arasındaki öz birliğini sağlayan cevher.

Sözlükte Ruh: “Ruh, can, nefes, güç” gibi anlamlara gelir.

Terim olarak çoğunlukla “Bedenin zıddı olan, yani insanın manevi cevherini ve özünü oluşturan, onu insan yapan ve diğer bütün varlıklardan ayrı olmasını sağlayan soyut varlık” olarak anlaşılmıştır.[1]

Farklı tarifleri yapılmakla birlikte ruhun alimlerin çoğunluğunun anlayışı çerçevesinde şöyle tarif edilmesi mümkündür: “Ana rahminde oluşması sırasında melek tarafından insanın bedenine üflenen ve ölümü anında insanın bedeninden çıkarılan idrak edici ve bilici hakikati.”

Dinî literatürde nefis kavramını ruhla eş anlamda kullananlar bulunduğu gibi nefis ve ruh arasında fark gözetenler de vardır. Nefsi ateş ve toprak kaynaklı, ruhu nûrânî tabiatlı kabul edenler de vardır. [2]

Ruhun yaratılış meselesinde bir çocukta ruhun anasıyla babası tarafından mı yoksa Allah tarafından mı yaratıldığı araştırılır. İslam ilahiyatçıları ikinci şıkkı benimser.

Ruh ile Tanrı ilişkileri, bütün ruhçu filozofların ve ilahiyatçıların üstünde önemle durdukları bir konudur.

Descartes’a göre Tanrı’nın sureti olan ruh, Tanrıyı ancak “mükemmellik”, “kemal” gibi kavramlarla düşünebilir.

Panteistlere[3] göre ruh ilahi cevherin bir cüzüdür ve bütün özelliklerini ondan alır.

Tek Tanrılı dinlerde, genellikle ruh Tanrı’nın bir suretidir ve kendisini yaratan Tanrıya döner.

Ruh ile bedenin birleşmesi, bütün ruhçu doktrinleri uğraştıran, Descartes’ın bir türlü üstesinden gelmediği, Descartes’çı filozofların da akıl yoluyle çözümleyemedikleri temel meselelerden biridir. [4]

Hıristiyanlıkta Ruh: Ruh ve beden ayrımı, meleklerin varlığı (cinsiyeti), Tanrının bir ruh oluşu, her zaman, imanın dogmaları olarak kalmıştır. Ama, ilk yüzyıllarda birçok “kilise babası”, bu arada Tertullianus[5] maddi olmayan varlıkların niteliğini, felsefi yönden kavramakta güçlük çekmekteydiler. Saf ruh kavramını kesinliğe kavuşturan ilk filozoflar “iskolastik[6]”lerdir. Kutsal Kitap’ta ruh önce, “nefes”, ve “hayat nefesi” demektir, sonra, gerek Tanrı (“Tanrı Ruhtur”[7]), gerek melekler ve şeytanlar gibi maddi olmayan varlığı, nihayet, insan vücuduna karşıt olarak tabiatüstü hayat ilkesini de belirtir.[8]

İslamda Ruh: İslam dinine göre ruh’un niteliği, özü, ne zaman ve nasıl yaratıldığı insanlar tarafından bilinmez. Ruhlar, bedenlerden bağımsız olarak vardır. Ruh, bedene göre öncedir (Kadim), beden, ruha göre sonradan “yaratılmış”tır (Mahluk-hadıs).[9]

Ruhun Mahiyeti: Ruhun mahiyetinde Felsefecilerin farklı tanımlarda buldunduğu gib din alimleri arasında da farklı görüşler ortaya çıkmıştır.

a) Ruhun[10] mahiyetini bilmek mümkün değildir.

b) Ruh[11] bedenin şekline bürünen ve duyularla algılanmayan madde dışı varlıktır. Muhammed Abduh, Malik b. Enes’e nisbet edilen bu görüşle ruhun bedenin şeklini almış “esir” edilen maddeden ibaret olduğunu savunan xx.yüzyıl ruh bilimcilerin görüşleri arasında benzerlik bulunduğunu ileri sürer.

c) Ruh[12] soyut, kutsal ve basit bir cevher olup bedenin bütününe yayılmıştır. Madde türünden bir cisim, cevher veya araz değil tek bir cevherdir, başlı başına vardır, zaman ve mekanla sınırlı değildir, duyularla algılanamaz.

d) Ruh[13] latif, nûranî ve semavi bir cisimdir. Ruh bedene ait bir araz olamaz, çünkü araz sürekli yok olup yeniden yaratılır. Gül suyunun gülün maddesine yayıldığı gibi bedene yayılmıştır.

e) Ruh[14] bedenin canlı olmasını sağlayan bir arazdır. Onun yansımaları konumunda bulunan ilim, irade ve hayat gibi nitelikler bedenden bağımsız bir varlığa sahip değildir. Ruhun araz değil latif bir cisim veya soyut bir cevher olduğunu ileri sürmek tenasüh sonucunu doğurur. Çünkü bu durumda ruhun ahirette diriltilecek olan yeni bir bedene gireceğini kabul etme mecburiyeti doğar.

f) İnsan[15] duyularla algılanan bedenden ibaret olup onda ruh veya nefis diye anılan bir unsur mevcut değildir. İnsan nefes almak suretiyle canlı kalan bir varlıktır, nesneleri algılayan ve bilen şey onun canlı bünyesidir. Nitekim Kur’an’da Allah’ın insanı sperm ile aşılanmış yumurtadan veya topraktan yarattığı bildirilmiştir.[16]

Bazı yeni araştırmalarda bu görüş öne çıkarılıp savunulmuştur. Fakat özellikle ilk dönemlerin kelam alimleri arasında ruhu “latif bir cisim” şeklinde tanımlayanlar da olmuştur. Kelimenin

Kur’an’da başlıca üç anlamda kullanıldığı söylenebilir:

1- Cebrail anlamında [17]

2- Vahiy anlamında [18]

3- Canlılarda hayat kaynağı olan güç, özellikle insanın manevi cevheri ve özü anlamında.[19]

Ayetteki ruh kelimesinin “Cebrail, bu ismi taşıyan özel bir melek, İsa, vahiy, Ku’ran, yaratılış” gibi değişik şekillerde yorumlayanlar olmuşsa da müfesirlerin büyük çoğunluğu buradaki ruhu, “insanı canlı varlık yapan bedeni yöneten madeni cevher” olarak açıklamışlardır.

Şevkani, ruhun insanı insan yapan asıl ve öz varlık olduğunu belirtir.

Daha çok felsefe, kelam ve ahlak kitaplarında bu anlamdaki ruh için nefis kelimesi de kullanılımştır.

İslam bilgin ve düşünürleri ruhun mahiyeti konusunda farklı görüşler ileri sürmüşler; bazı kelam alimleri ruhu hava gibi “latif bir cisim” kabul ederken başta filozoflar olmak üzere büyük çoğunluk, ruhun maddeden ve maddi niteliklerden bağımsız gerçek bir varlık olduğunu; her insanın, kendine özgü ferdiyeti olan bir ruhu bulunduğunu ve bireysel sorumluluğunun böyle bir bağımsız ruha sahip bulunmasının sonucu olduğunu belirtmişlerdir. İslam düşünce tarihinde ruhun gerçek bir varlık olduğunu kanıtlamak üzere çeşitli deliller ileri sürülmüş olup başlıcaları şunlardır:

a- İnsanın bedeni değişmekte, gelişmekte, başkalaşmaktadır; halbuki onun kişiliği daima aynı kalmaktadır. Bu değişmeyen kişilik ruhun varlığının dışa yansımasıdır.

b- İnsandaki bilinç, irade, seçme özgürlüğü gibi yetenek ve kapasitelerin bedene ait özellikler olmadığı açıktır. Bu yeteneklere sahip olan ve bunlarla bedeni hareket ettiren, durduran vb. işlevleri gerçekleştiren güç ruhtur.

c- İnsanın sırf maddi ve bedensel açıdan varlığı açısından bakıldığında kendisinden çok daha güçlü olan varlıklardan daha üstün sağlayan da akıl, zihin, muhakeme, irade, seçme ve karar verme özgürlüğü gibi ruha ait yeteneklerdir.

d- Ölüm olayının gerçekleşmesinden önce ortada gerçek bir insan varken ölümle birlikte artık cesedin insan olarak varlığının son bulduğunu herkes kabul eder; bunun da sebebi ruhun bedeni terk etmesi demektir.

Bu tespitlere rağmen ruhun varlığını bilimsel ölçütlerle kanıtlamak ve mahiyetini tam olarak kavramak bu güne kadar mümkün olmamıştır.[20]

Tasavvufta ruh: İlk zahid ve sufiler insanın mahiyetini açıklarken ruhtan çok, olumlu ve olumsuz yönleriyle nefis ve kalp üzerinde durmuşlardır.

Ruh kelimesinin Kur’an ve hadiste geçmesi, kelamcıların ve İslam filozoflarının ruh hakkındaki tartışmaları sufilerin ruhun mahiyetine dair görüş bildirmelerine yol açmış, bu görüşlere dayanarak daha sonraki dönemlerde ruh kavramı, ruhun mahluk olup olmadığı, ruh türleri, ruh-beden ilişkisi ve ruhaniler tasavvufun temel meseleleri haline gelmiştir.[21]

Kuşeyrî, ruhu “bedene tevdi edilen bir latife”, Edu Bekir el- Vasıti, “hayat ilkesi” olarak tarif etmiş, Cüneydi Bağdadi, Abdüllah en-Nebaci ve Sehl b. Abdüllah et- Tüsturi gibi sufiler, ruhun gerçek mahiyetini Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini söyleyerek bu konuda açıklama yapmaktan kaçınmıştır. Bununla birlikte ilk sufilerin büyük çoğunluğu ruhu bedene hayat veren mana şeklinde algılamıştır.[22]

İlk dönem tasavvufunda tartışılan konulardan biri ruhun mahluk olup olmadığı meselesidir.

İbn Ata ile Vasıti, ruhun bedenden evvel yaratıldığını söyler.

Ebu Bekir Kahtabi, zuhurun başlangıcını temsil eden “kün” (ol) emrinin ruhu kapsamadığını, ruhun Allah’ın emri, Allah’ın emrinin de kelamı olduğunu ve makluk olmadığını ileri sürer.[23]

Abdülkerim el-Kuşeyri ve Muhammed b. İbrahim el-Kelabazi, ruhun mahluk olmadığını savunanların ve Kıdemine inanaların yanıldığını, ruhun beden gibi mahluk, bedendeki bir mana ve latif bir varlık olduğunu belirtmiştir.

Beşeri ruh-kadim ruh, nasuti ruh-lahuti ruh, avamın ruhu-havassın ruhu, değişen ruh-değişmeyen ruh ayırımı yapan, iki türlü ruhtan bahseden, her birinin farklı mahiyette olduğunu söyleyen sufiler de vardır.[24]

Ruh, kalp, beden ve sırrın bir hakikatın çeşitli yönleri ve görüntüleri olduğunu söyleyenlere göre sır ruhtan, ruh da kalpten daha latiftir. Sır müşahede, ruh muhabbet, kalp marifet mahallidir.[25]

Gazzali ruhla beden arasındaki ilişkiyi cisimle araz, ustayla alet arasındaki ilşkiye benzetir. Ona göre bu husus mükaşefe ilmini ilgilendirdiğinden açıklanması doğru değildir. Bu konudaki açıklama ruhun sırrını ifşa etmek anlamına gelir ki buna izin verilmemiştir.[26]

Felsefede Ruh: Ruh kavramının kaynağı Animizm’dir. Hem hayatı, hem düşünceyi yöneten bir kuvvete, en eski medeniyetlerde bile rastlanır. Bu kuvvet, az çok ince bir madde; bedene yerleşen ve ölüm anında kurtulan, insanın gizli bir “benzeri” gizli bir eş olarak düşünülürdü.[27] Zamanla, düşüncenin ilkesi olan ruh ile, hayatın ilkesi olan ruh arasında bir ayırım belirdi. Sonunda ruh, özü bakımından bedenden ayrı, madde-dışı ve ölümsüz bir ilke, düşüncenin ilkesi olarak tanımlandı: Bu görüş Eflatun’un Phaidon’da ortaya koyduğu ve tek Tanrıcı dinler tarafından benimsenen ruhçuluk (spiritualisme) doktrinidir.

Ruh meselesini ele alan iki büyük geleneksel doktrine, yani ruhçuluk ile maddeciliğe, klasik ve moder çağlarda, ayrıntılarda birtakım değişiklikler getiren, fakat temeldeki karşıt tutumlarından şaşmayan yeni yeni doktrinler eklendi.

Bu yeni doktrinler arasında bir kısmı ruhçudur: Ruhu, insanın psikolojik kişiliğine bağlayan Hume[28] ile Mill’in[29] amprist[30] olguculuğu; her şeyi ruh sayan ve dünyayı onu düşünen düşünceye indirgeyen Berkeley’in veya Fichte’nin[31] eleştirici idealizm’i; ruhun doğrudan doğruya bilinemeyeceğini ve ancak ahlakın şartı olarak bir postulat[32] gibi kabul edilebileceğini ileri süren Kant’ın eleştirici idealizm’i.[33]

Evet, önceleri pisikoloji ve ruh aynı şeylermiş gibi algılanıyordu. Fakat sonraları öyle olmadığı anlaşıldı…

Böylece insan için psikolojinin ne anlama geldiği konusunda Adler ile Jung aynı noktada birleşmiş olurlar: Psikoloji, insanın doğayla karşılaşmasında onun halesidir. Jung’un psikolojiyi bir bilim olarak değerlendirmesi ise farklıdır. Ona göre, psikoloji elbette insanın kendi ruhunu kaybettiği, kendi dışındaki şeylerle uğraşırken birden eksikliğini hissettiği anda ortaya çıkımıştır. Ancak bu aşamadan sonra da onsuz olmaz. [34]

Sonuç olarak, psikoloji için farklı zaman ve bağlamlarda, farklı kategorideki insanlar bazen birbirini tamamlayıcı ve birbirine yakın, bazen de birbirinden uzak ve yekdiğerini nakzedecek nitelikte tanımlar yapmışlardır. Ancak bütün bunların ortak paydası, psikolojinin insan zihni ve ona bağlı olarak ruhunun tanınması, davranışa dönüşme süreci ve insan davranışlarına nasıl yön verdiği konularındaki bilinmezlikleri ortaya çıkarmayı; kısaca insan davranışlarının kökenlerine inmeyi amaçlayan bir çalışma disiplini olduğudur.

Yazının kalan kısmında buluşmak dileğiyle Pazar, 13 Şubat 2011.

(M. Burhan HEDBİ)

*****dpnt*****

[1] – Kur’an Yolu c.3 s.446-447

[2] – TDV İslam ansiklopedisi c. 35 s. 187, Madde: Ruh

[3] – Evrenin bütününü Tanrı olarak kabul eden felsefi görüştür.

[4] – Meydan Larousse c. 17 s. 100, Madde: Ruh

[5] – Tertullianus. M.S. 160-220 yılları arasında yaşamış olan Kilise Babası. (Tertullianus, Tanrı'nın İsa'dan, İsa'nın da Kutsal Ruhtan ayrı olarak bilinemeyeceğini öne sürdüğü için, içindeki kutlu ses tarafından yönlendirilen Sokrates'in bilgeliğinin bile bir işe yaramayacağını belirtmiştir. Tanrı'nın varoluşunu, yaratıklarından ve eserlerinden hareketle bilebileceğimizi, Tanrı kanıtımızın deneysel bir temeli olması gerektiğini öne süren Tertullianus, yine O'nun yaratılmamış oluşundan, O'nun yetkin olduğu sonucunu çıkartabileceğimizi iddia etmiştir. O, Stoacıların etkisiyle, varolan her şeyin, Tanrı da dahil olmak üzere, cisimsel olduğunu öne sürmüş, örneğin Tanrı'nın corpus sui generis, yani kendisine özgü türden bir cisim olduğunu belirtmiştir.)

[6] – Ortaçağ’da okutulan bir felsefedir. Aris­to gibi bazı eski Yunan filozoflarının felsefe sistemlerine dayanarak, bu arada Aristo'nun mantık öğretisini aynen alarak, Hıristiyanlık’ın esaslarını temellendirmek üze­re ortaya çıkmıştır. Bu felsefe sisteminin başlıca özelliği, dinsel esasları değişmez birer temel ola­rak ele almak, aklın delillerini ona göre açıklamaktır, iskolastik felsefe deneysel metoda dayanan çalışmaların karşıtıdır. Bu felsefe sistemine verilen iskolastik adı, Latince’de okul anlamına gelen, scola kelimesinden türemesi ve Ortaçağ’da Avrupa’nın birçok şehirlerinde özel olarak açılmış okullarda okutularak yayılmış ol­masıdır. İskolastik felsefenin genel olarak IX. yüzyıldan XIV. yüzyıla ya da XV. yüzyılın başlarına kadar sürmüş olduğu kabul edilir. Skolastik felsefe kiliseye ait olan düşüncedir. Kelime anlamı olarak okul felsefesi demektir.

[7] – Yuhanna IV, 24

[8] – Aziz Paolus/ Meydan Larousse c. 17 s. 99, Madde: Ruh

[9] – Meydan Larousse c. 17 s. 99, Madde: Ruh

[10] – Bu görüşü Ali el- Kârî ve ehli sünnet alimlerinin çoğunun görüşüdür.

[11] – Bu görüş Malik b. Enes’e nisbet edilmektedir.

[12] – Muammer b. Abbad, Nazzam, Ebu Mansur el- Maturidi, İbn Sina, Ragıb el- İsfehani, Ebu Zeyd ed- Debusi, Gazzali gibi farklı ekollere mensup kelamcı ve filozofların yanı sıra bir gurup Sufiyye bu görüştedir.

[13] – Ebu Ali el- Cübbai, Ebu’l- Hasan el- Eş’ari, İmamü’l-Haremeyn el-Cüveyni, İbn Hazm, Fahreddin er-Razi, İbn Kayyim el-Cevziyye gibi alimlerle bir gurup Sufiyye bu görüşü benimsemiştir.

[14] – Ca’fer b. Harb, ebu’l-Hüzeyl el-Allaf, Bakıllani ve Ebu İshak el-İsferayini gibi kelamcılar bu görüştedir.

[15] – Ebu Bekir el-Esam, Kadi Abdülcebbar ve Ebu’l-Hüseyin el-Basri gibi kelamcılar bu görüştedir.

[16] – TDV İslam ansiklopedisi c. 35 s. 189, Madde: Ruh

[17] – Bakara 2/87; Meryem 19/17; Şuarâ 26/193; Mearic 70/4; Kadr 97/4

[18] – Nahl 16/2; Mu’min 40/15; Şurâ 42/52

[19] – İsra17/85; Enbiya 21/91; Tahrim 66/12

[20] – Kur’an Yolu c.3 s.446-447

[21] – Abdülkerim el-Cîlî s.10-12

[22] – Serrac, s.293; Kelabazi, s.67; Kuşeyri, s.250

[23] – Kelabazi, s.68

[24] – Serrac, s.293-294-554

[25] – Kuşeyri, s.251

[26] – İhya’ü ‘Ulumi’d-din c.3 s. 3

[27] – Yunanistanda, Eflatun ve stoa’cılarda (Penuma nazariyesi) görülen bu inanca eski cenaze merasimlerinin birçoğunda rastlanır.

[28] – David Hume, d. 26 Nisan 1711 – ö. 25 Ağustos 1776 (Hume düşüncenin insanlıktaki en önemli şey olduğunu söyleyen bir insandır.)

[29] – John Stuart Mill, d.20 May 1806 – ö. 8 May 1873

[30] – Deneycilik- Felsefede Epistomoloji bilgi teorisi probleminde yer alan bir doktrin.

[31] – Johann Gottlieb Fichte, d. 19 Mayıs 1762, Rammenau – ö. 29 Ocak 1814, Berlin

[32] – Dogrulugu ispatsız olan

[33] – Meydan Larousse c. 17 s. 99-100, Madde: Ruh

[34] – JUNG; Analitik Pisikoloji, Çeviren: Ender Gürol, Payel Yayınları, İstanbul, 1997, s. 240.

Okunma Sayısı: 104

Yazarın Diğer Yazıları

Ahlaksızlığın Göstergesi

Ahlak, bir kitabın cildine benzer. Nasıl ki: “Cilt bozulunca sayfalar dağılır”, ahlak da bozulunca: Ne...

İslam’ın En Büyük Hedefi

Günlerden haftalar, haftalardan aylar, aylardan yıllar ve yıllardan da hem tarih hem de insan ömrü...

Vermeyeceğini İlham Etmeyen Bir Rab

Madem beraatı ilham etti, demek ki af edecek… ‘Selam olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti...

Emekçinin Elini Öpen Peygamber!

Allah Resulü (s.a.s), kendisini ve sahabeyi Tebük seferi dönüşünde karşılayan Sa’d bn. Muaz’ın ellerinin nasırlaştığını...

Korku ve Ümit Arasında Yaşamak

Bizler, umarken korkmayı, korkarken de umudu korumayı tavsiye edilen bir ümmetiz. Allah’ın azabından emin olmak...