Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Risale-i Nur’u Sadeleştirmek Üzerine…


04 Şubat 2012 00:01

2 Yorum

Risale-i Nur vahiy değil elbette. Ancak Risale-i Nur’un özel olarak belirlenmiş dili, okuyucusunu vahyin anlam nehrine yakınlaştırır.

  1. En başından söyleyeyim, Risale’nin sadeleştirilmesine karşıyım ama bildiğiniz nedenlerle değil. Risale-i Nur’un sadeleştirilmesine karşı çıkmaların hepsini Risale-i Nur fanatikliğine yormak insafsızlıktır, had bilmezliktir. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Risale de öyle!
  2. Hele de “Risale-i Nur vahiy mi ki, sadeleştirilmesin!” gibi dengesiz bir muhakeme üzerinden yürümek sağlıklı düşünmeyi hepten sabote eder. Risale-i Nur vahiy değil elbette. Ancak Risale-i Nur’un özel olarak belirlenmiş dili, okuyucusunu vahyin anlam nehrine yakınlaştırır. Bir süre Risale okuyan biri-farkında olsun olmasın-Kur’an kavramları üzerinde yürüyen ve esmâ-i hüsnâ eksenli bir konuşma diline kavuşur.
  3.  “İlham yoluyla” geldiğine ve “vehbî ilim” olduğuna dair kayıtlar üzerinden sadeleştirmeye karşı çıkmak ise acze sarılmak demeye gelir. Metni kutsallaştırma suçlamalarına haklılık kazandırır. Risale metnini, herkesin inanmak zorunda olmadığı kaynağı üzerinden değil de kendisi üzerinden değerlendirecek kadar açık fikirli olmak gerek.
  4. Risale-i Nur’un sadeleştirilmesine karşı duruşu “Üstadın ilk talebelerinin neşriyat yetkisi”ne ve varisliğine dayandırmaya da gerek yoktur. Risale metninin kendisi bu konuda yeterince otoritedir.
  5. “Risale-i Nur’un sadeleştirilmesi” projesinin en sorunlu kısmı bizzat“sadeleştirme”  ifadesinde görünüyor.  Risale-i Nur zaten sadedir; “Eski Said” döneminde Türkçe Muhâkemat ve Arapça  İşarâtü’l İ’caz gibi ağır dilli ve akademik eserler veren Said Nursi, “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız” diye yeni baştan yazıyorsa, okuyucusuna sadelik sunmayı hedefliyor demektir.
  6. Said Nursî’yi yaşadığı dönemin diline mahkûm görmek, onun Kur’ân talebeliğinin zamanları aşan ferasetini gözden kaçırmak demeye gelir. Kur’ân adına konuşan bir adam, döneminin diliyle konuşmaz, bütün dönemleri kapsayan bir dil derdinde olur. O dönemde Osmanlıca konuşulduğu için belirlenmiş değildir Risale’nin dili; her dönem Kur’ânca konuşulması hedeflenerek belirlenmiştir.
  7. Risale-i Nur, yazıldığı döneme kıyasla da oldukça sade dille yazılmıştır. Bu konuda sözde ilericiliğin sözcüsü M. Kemal’in lâdini ve laik Nutuk’unun Osmanlıcasıyla kıyaslanabilir. Sadelikte laik modernistler bile Said Nursî’nin diline yetişemez.
  8. Risale-i Nur’un dili, bugünkü konuşma diline göre elbette ki “ağır” durur. Ama bu ağırlık Said Nursî’nin Osmanlıca alışkanlığından kaynaklanmaz. Bu “ağırlık” Kur’ân kelimelerini ve esmâ-i hüsnâ inceliklerini bugünkü konuşma diline taşıma zaruretinden kaynaklanır.
  9. Başka hiçbir Türkçe eserde esmâ-i hüsna hayata bu kadar canlı olarak katılmış ve aktüel olarak sunulmuş değildir. Esmâ-i hüsnâ’yı ezberlemeyi değil de yaşamayı kendine dert edinen her insan, Risale’nin ağırlığını omuzlamayı da seve seve göze almalıdır.
  10. Risale-i Nur, Kur’ân kelimelerini ve esmâ-i hüsnâyı tedavüle sokan, dolaşımda tutan, güncelleyen bir medeniyet dilini yaşatmak için yazılmıştır. Risale, okuyucusunun aklını vahyin seslerine aşina ederek doğrudan vahye yakınlaştırır. Vahyi anlamaya yönelik bu “doğrudan”lık eşsiz bir sadelik imkânı sunar Türkçe okuyanlara.
  11. Risale-i Nur’un dili “ağır”sa, sorulması gereken soru şudur: Her “ağır” şey yolda bırakılır mı, omuzdan atılır mı? Risale-i Nur’un ağırlığı çekilmeye değmez bir ağırlık mı? Meselâ, canınız ciğeriniz kızınız 15 kg ama işinize yaramayan bir taş 50 gram ise, hangisi daha ağırdır? Risale metni, sizi canınız ciğeriniz olması gereken vahiyle çok kolayca aşina kılıyorsa, neden bu ağırlığı taşımaya değer görmeyesiniz?
  12. Risale-i Nur’u sadeleştirmek yine de mümkündür. Ama bu Risale’nin ana metniyle oynayarak değil, Risale talebelerinin yeni kuşağın anlayacağı sade ve bağımsız metinler üretmesiyle gerçekleşir. Bu kapı alabildiğine açıktır herkese. Çünkü Risale-i Nur müellifi bize balık tutmakla kalmamış olta vermiştir; oltayı adam gibi kullanan yeni kıyılarda yeni kuşaklara çokça balıklar tutabilir.
  13. Risale-i Nur’ u anlamaya değer gören biri, bir yabancı dili öğrenmek için katlanacağı zahmetin çok daha azıyla “ağırlığı” omuzlayabilir. Üstelik böylece Risale ile tanışmakla kalmaz; Geylani’den Mevlana’ya İbni Arabi’den Gazali’ye kadar eşsiz değerdeki klasik metinlere nüfuz edebilecek sağlam bir söz dağarcığı edinir, esaslı bir kavram haritası kazanır. Demek ki Risale-i Nur kendisini göstermek için var değildir. Gözün önündeki gözlük gibi, asıl görülmesi gerekenleri daha net görmeyi sağlar.
  14. Hatırlamak gerek ki, Risale-i Nur okumak Risale-i Nur okumak için değildir; Risale-i Nur Kur’ân’ı okumak, vahiyle tanış olmak için vardır. Risale-i Nur’un müellifinin en çok şikâyetçi olduğu husus Kur’ân adına yazılan kitapların zaman içinde şeffaflığını kaybetmesi ve matlaşmasıdır.  Bu yüzden bu eserlerin çoğu zamanla Kur’ân’ı gösterir olmaktan çıkmış, sadece kendileri görünür hale gelmiştir. Arkasındaki Kur’ân gizlenmiştir. Risale-i Nur’un sade olup olmadığı günümüz Türkçesi’yle kıyaslayarak değil, okuyucusunu Kur’ân’a eriştirmesinin yeterince doğrudan olup olmadığına bakarak değerlendirmek gerekir. Bu açıdan bakılınca, Risale-i Nur’dan daha sadesi yoktur. Risale’nin sadeliğini aslında Risale’yi günümüz diline indirgemek bozabilir, işte o zaman Risale ağırlaşır; taşımaya değer olmaktan çıkar.
Okunma Sayısı: 211

Yazarın Diğer Yazıları

Çoktan Kafayı Yemişiz Biz, Kemalist Kardeş!

Valisinden öğretmenine, vergi memurundan kadastro görevlisine kadar her birinin başı üstünde kaç tane büyük camekânlı...

Ben İnsanım, Türk Olmadan Önce-Kerim Balcı

Kimlik vurgusunda ifrat da tefrit de kişiliksizleştirir. Kimliklerini kaybedenler kişiliklerini de kaybederler. İşgal altındaki milletlerin,...

Risale-i Nur’u Sadeleştirmek Üzerine…

Risale-i Nur vahiy değil elbette. Ancak Risale-i Nur’un özel olarak belirlenmiş dili, okuyucusunu vahyin anlam...

Yaşamak Yusuf Olduğunu Fark Etmektir Mustafa Atalay

Yaşamak, kaybettiklerini kaybolduğun dünyanın dar sokakları arasında kaybedilen zamanların hüsranlığında aramak demekti. Bir yüze/ göze/...

Risale-i Nur Zaten Sadedir…

1. En başından söyleyeyim, Risale'nin sadeleştirilmesine karşıyım ama bildiğiniz nedenlerle değil. Risale-i Nur'un sadeleştirilmesine karşı...

Yazıya Yapılan Yorumlar

  1.  

    SAİD NURSÎ, NUR RİSALELERİ VE İLİM 
    1.1. SAİD NURSÎ’NİN TAHSİL HAYATI
    Risale-i Nur müellifinin tahsil hayatı üç aydan başka mevcut olmadığı halde (…)1
    Evet, o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır..2
    (…) alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir.3
    Evet, üç aylık bir tahsili bulunan ve kırk seneden beri Kur'an-ı Kerîm’den başka bir kitapla iştigal etmeyen, yüzotuzu Türkçe, onbeşi Arapça olan eserlerini te'lif ederken hiçbir kitaba müracaat etmediği, henüz hayatta olan kâtipleri tarafından şehâdet edilen, esasen kütüphanesi de bulunmayan, yarım ümmî bir zat (…)4
    (…) Medrese usulünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâil-in-Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.5
    1.1.1. SAİD NURSÎ’NİN MEDRESE HAYATI
    Ciddî bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı dâhilinde bulunan Tağ Köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gitti.
    Fakat fazla duramadı. Hâle-i fıtriyeleri icabı, daima izzetini koruması ve hattâ âmirâne söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb oldu. Tekrar Nurs’a döndü. Nurs’da ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi. Bir müddet sonra Pirmis Karyesine, sonra Hîzan şeyhinin yaylasına gitti. Burada da tahakküme tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu.6
    Yaz olması dolayısıyla, ahali ve talebelerle birlikte Şeyhan Yaylâsına gittiler.
    Orada, biraderi Molla Abdullah ile bir gün döğüşmüş. Tâğî Medresesi Müderrisi Mehmed Emin Efendi, Küçük Said’e:
    —Ne için kardeşinin emrinden çıkıyorsun? diye işe karışmış.
    Bulundukları medrese, meşhur Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin olması dolayısıyle, hocasına şu yolda cevap verir:
     
    —Efendim, şu tekkede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz. Şu halde burada hocalık hakkınız yoktur! diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceği cesim bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin’e gelir.7
    (…) Oradan kalkarak meşayih-i âzam mevkii bulunan Gaydâ kasabasına gelir.
    Orada dahi arkadaşı Molla Muhammed Efendi ile döğüşerek, Molla Muhammed’in hançer çekmesi üzerine gözüne iliştiği baltaya sarılır. O sırada diğer bir talebe başından yaralı düşünce, medrese hayatını terkle pederleri nezdine gelir. Ve pederlerine: "Ben artık büyümedikçe okumaya gitmem. Zira talebeler bütün benden büyüktürler. Onlara gücüm yetinceye kadar evde kalırım." der. Ve o kış ilkbahara kadar evde kalır.8
    Pederinden izin alarak, tahsil yapmak üzere Arvâs Nahiyesine gider. Burada icra-yı tedris eden meşhur Molla Mehmed Efendi, kendisine ders vermeye tenezzül etmeyip, talebelerinden birisine okutmasını tavsiye edince, izzetine ağır gelir. Bir gün bu meşhur müderris camide ders okutmakta iken, Molla Said itiraz ederek:
    —Efendim, öyle değil!
    Hitabında bulunur. Okutmasına tenezzül etmediğini hatırlatır. Orada bir müddet kaldıktan sonra, Mir Hasan Veli Medresesine gitti. Aşağı derecede okuyan yeni talebelere ehemmiyet verilmemek bu medresenin âdeti olduğunu anlayınca, sıra ile okunması icabeden yedi ders kitabını terkederek, sekizinci kitaptan okuduğunu söyledi.9
    (…) Erzurum Vilâyetine tâbi Bayezid’de Şeyh Mehmed Celâlî Hazretlerinin nezdinde yaptığı bu hakikî ve ciddî tahsili, üç ay kadar devam etmiştir. Fakat pek gariptir. Zira Şarkî Anadolu usûl-ü tedrisiyle, "Molla Câmi" den nihayete kadar ikmal-i nüsah etti. Buna da her kitaptan bir veya iki ders, nihayet on ders tederrüs etmekle muvaffak oldu ve mütebakisini terkeyledi. Hocası Şeyh Mehmed Celâlî Hazretleri ne için böyle yaptığını sual edince Molla Said cevaben:
    —Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak, bu kitaplar bir mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım, yâni bu kitapların neden bahsettiklerini anlayayım da, bilâhere tab'ıma muvafık olanlara çalışırım, demiştir.
    Maksadı ise, esasen kendisinde fıtraten mevcud bulunan icad ve teceddüd fikrini medrese usullerinde göstermek ve bir teceddüd vücuda getirmek ve bir sürü hâşiye ve şerhlerle vakit zâyi etmemekti. Bu suretle, alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir.
    Bunun üzerine hocalarının; "hangi ilim tab'ına muvafık" olduğu sualine cevaben:
     
    —Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini biliyorum veyahut hiçbirisini bilmiyorum, der.
    Herhangi bir kitabı eline alırsa, anlardı. Yirmidört saat zarfında "Cem'-ül- Cevâmi", "Şerh ül-Mevâkıf", "İbn-ül-Hacer" gibi kitapların ikiyüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartiyle mütalâa ederdi.10
    (…) Bundan sonra, Şirvan’daki biraderinin yanına gitti. Orada büyük kardeşiyle ilk görüşmede aralarında şöylece kısa bir muhavere cereyan etti.
    Molla Abdullah:
    —Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz? Bediüzzaman:
    —Ben seksen kitab okudum.
    Molla Abdullah:
    —Ne demek?
    Bediüzzaman:
    —İkmâl-i nüsah ettim ve sıranıza dahil olmayan birçok kitabları da okudum.
    (…)11
    Bir gün de Van valisi merhum Tahir Paşa ile (Said Nursî’nin) bir münakaşa-i ilmiyede araları bozulur. Rovelver ile Tahir Paşa’yı vurmak için davranır.12
    İmam Gazalî, İhya’nın Talebenin Riayet Edeceği Adap Bölümü’nde şöyle der:
    İlimde kibirlenip, hocaya ukalâlık etmemelidir. Bilâkis, bütün mevcudiyetiyle her hususta hocanın emrine girip onun bütün öğütlerini, cahil bir hastanın salâhiyetkâr tabibi dinleyip kabul etmesi gibi dinlemeli ve kabullenmelidir. Ve yakışan daima hocasına karşı alçak gönüllü olup, ona hizmeti bir şeref telâkki etmektir.
    Bu yüzden denildi ki:
    "Sel, yükseklere düşman olduğu gibi, ilim de kibirlenen öğrencilerin düşmanıdır."
    İlim, ancak tevazu göstermek ve dinlemek ile elde edilir.13
    Gazalî devamla der ki:
    Yine talebenin riayet etmesi gereken adaptan birisi de tertibe riayettir. Bir fenni bitirmeden ondan sonraki fenne geçmemek gerekir. Zira ilimler zarurî bir tertibe ve tasnife bağlıdır. Bazıları, diğer bazılarına yoldur. Onlardan geçilmeden diğerlerine geçilmez. Muvaffak olanlar, tertibe riayet edenlerdir.14
     
    Dücane Cündioğlu, Sözlü Kültür’den Yazılı Kültür’e Anlam’ın Tarihi adlı eserinde Osmanlı medreselerinde okutulan kitaplara ve bu kitapların muhtevasına, uzun asırlar sonrasında dinî eğitimin geldiği seviyeye değindikten sonra şöyle der:
    Müslüman çocuklarına çok küçük yaşlardan itibaren verilen bu devasa eğitim, hiç kuşku yok ki uzun asırlara baliğ olan bir tecrübenin mahsulüydü. Alet ilimlerinin, aklî ve naklî ilimlerin istiksâr, iktisâd ve istiksâ gibi üç temel bölümden meydana gelmesi, her bölümün de kendi içerisinde aşağı, orta ve yukarı olmak üzere üç kısma ayrılması, öğrencinin ilmin basamaklarını yavaş yavaş tırmanmasını sağlıyor ve her mertebede farklı metinler tedris ediliyordu. Burada dikkat edilecek olan en önemli husus, eğitimin "metin ve hoca merkezli" yapılıyor olmasıdır. Bir ilimde söz sahibi olmak, o ilmin belli başlı metinlerinde söz sahibi olmakla neredeyse eşanlamlıydı. Bir konuyu bilmek, o konuda yazılmış olan metinleri bilmek demekti; zira okuduğunuz metinler, o ilimdeki seviyenizi gösteriyor, istiksâr mertebesinde iken, iktisâd mertebesindeki metinleri ya da istiksâr ın aşağı mertebesinde iken orta mertebedeki metinleri okumanıza izin verilmiyordu.
    Talebeler bu metinleri kendi başlarına okuyarak ilim yolunda mesafe alabilirler miydi?
    Hayır! Çünkü bu metinler, onları okutacak bir hoca olmaksızın talebeye konuşmazlardı ve hepsi de bir hocanın gözetiminde okunacak şekilde yazılmışlardı. Dolayısıyla bir metni okumanız tek başına yeterli değildi, bilâkis o metni kimlerden okuduğunuz da önemliydi.
    Eğitimin "metin ve hoca merkezli" karaktere sahip olması, talebelerin daha başından itibaren bir hiyerarşi dâhilinde merdivenleri çıkmalarını sağlıyor, hocalar (müderrisler) olmadıkça metinler âdeta ölüyordu; metinleri canlandıran, onlara hayat veren âlimlerdi.
    Çünkü talebe, hem metnin, hem de hocanın talebesiydi. (…)15 
    Talebinin hırçın, kavgacı ve sabırsız olanıysa, elbette istenen sonuca ulaşamaz.
    _______________
    1- Şuâlar, 434, Ondördüncü Şua/Bediüzzaman’ın Afyon Mahkemesi Müdafaası ve Mektupları ve Nur Talebelerinin
    Afyon Mahkemesinde Yaptıkları Hakikatlı Müdafaalar/Ahmed Feyzi’nin Müdafaasıdır.
    2- Şuâlar, 542, Onbeşinci Şua/Elhüccetü’z-Zehra/Risale-i Nur Nedir? ve Hakikatlar Muvacehesinde Risale-i Nur ve Tercümanı Ne Mahiyettedir Diye Bir Takriznâmedir; Bediüzzaman Said Nursî (Bundan sonra bu kitabı Tarihçei
    Hayat şeklinde göstereceğiz), 579, Afyon Hayatı/Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir?
    3- Tarihçe-i Hayat, 34, İlk Hayatı.
    4- Sözler, 703, Teşrin-i sâni (1950) de Ankara Üniversitesinde (…) bir konferanstır.
    5 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 78, Birinci Şua/İkinci Bir İhtar.
    6- Tarihçe-i Hayat, 31, İlk Hayatı.
    7- Tarihçe-i Hayat, 32, İlk Hayatı.
    8- İctimâi Reçeteler I, 9, Tarihçe-i Hayat/Latife.
    9- Tarihçe-i Hayat, 32-33, İlk Hayatı; İctimâi Reçeteler I, 9-10, Tarihçe-i Hayat/Latife.
    10- Tarihçe-i Hayat, 33-34, İlk Hayatı.
    11- Tarihçe-i Hayat, 35, İlk Hayatı/O Zamanki Hayatına Kısa Bir Bakış.
    12- İctimâi Reçeteler I, 25, Tarihçe-i Hayat.
    13- Zeynuddîn Ebû Hâmid el-Gazâlî, İhyâu ‘Ulûmi’d-Dîn, çev. Ahmed Serdaroğlu, Bedir Yayınevi, İstanbul 1989,
    1/128-129.
    14- Gazâlî, İhyâ, 1/133.
    15- Dücane Cündioğlu, Sözlü Kültür’den Yazılı Kültür’e Anlam’ın Tarihi, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2005, 127-128.

  2.  
    NUR RİSALELERİ’NİN KAYNAĞI
     
    Nurşin’de bir müddet kaldıktan sonra Hîzan’a döndü. Sonra medrese hayatını terkederek pederinin yanına geldi ve bahara kadar evde kaldı. O sırada şöyle bir rüya görür:
     
    Kıyamet kopmuş, kâinat yeniden dirilmiş. Molla Said, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı nasıl ziyaret edebileceğini düşünür. Nihayet sırat köprüsünün başına gidip durmak hatırına gelir: "Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim" der ve sırat köprüsünün başına gider. Bütün Peygamberân-ı İzam hazarâtını birer birer ziyaret eder, Peygamber Efendimizi de ziyarete mazhar olunca uyanır.
     
    Artık bu rüyadan aldığı feyiz, tahsil-i ilim için büyük bir şevk uyandırır. O rü'yada mazhar olduğu bir hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla Said, Hazret-i Peygamberden ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ümmetinden sual sormamak şartiyle ilm-i Kur'anın tâlim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sabavetinde iken bir allâme-i asır olarak tanınmış ve kat'iyyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan suallere mutlaka cevab vermiştir.16
     
    Bu rü'yalar, birbirine yakın ve birkaç gün zarfında görülmüş ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm içinde bulunduğu cihetle, rü'ya-yı sâdıkadır.
     
    Çünkü Hadisçe sabittir ki, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm görülen rü'yada şeytan o rü'yaya karışamıyor. Bu rü'ya-yı sâdıkadan her biri, gerçi rü'yadır, delil ve hüccet olamaz, fakat her birinin aynı mealde ittifakları, bir müjde veriyor ve Risale-i Nur’un makbûliyetine ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın daire-i rızasında bulunduğuna bizlere kanaat veriyor. Ezcümle:
     
    Birincisi: Risale-i Nur şâkirdlerinden Rıza görüyor: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, camide Ebu Bekir-is-Sıddîk Radıyallahu Anh’a emrediyor: "Çık hutbe oku" Ebu Bekir-is-Sıddîk koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemaate der ki: "Bu söylediğim hakikatların izahatı "Yirmidokuzuncu Söz"dedir…"
     
    İkincisi: Risale-i Nur’un şâkirdlerinden Osman Nûri diyor ki: Rü'yamda, Şemâil-i Şerife muvafık, nuranî bir surette Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı oturduğu yere dayanmış bir vaziyette gördüm. Bu anda bir sadâ geldi ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir yaveri geliyor. Kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale-i Nur nâşirlerinin Üstadı olan zat içeriye girdi. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, üstadımıza şefkatkârâne bir iltifat göstererek, dayandığı vaziyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.
     
    Üçüncüsü: Risale-i Nur şakirdlerine köşkünü tahsis eden Şükrü Efendi’dir. Rü'yada ona diyorlar ki: "Senin o köşküne Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gelmiş." O da koşarak gidip, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı çok nuranî ve sürurlu bir halde bulup ziyaret etmiş.
     
    Dördüncüsü: Risale-i Nur şâkirdlerinden Nazmi’dir. Rü'yasında ona diyorlar ki: Risale-i Nur şâkirdleri îmansız ölmezler, kabre îmanla girerler.17
     
    (…) Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüş bir rü'ya-yı sadıkadır. Şöyle ki: Isparta’da başımıza gelen bu hadiseden bir ay evvel bir zata rü'yada (ona) deniliyor ki:
     
    "RESAİL-İN-NUR ŞAKİRDLERİ, İMAN İLE KABRE GİRECEKLER, İMANSIZ
    VEFAT ETMEZLER."
     
    Biz o vakit o rü'yaya çok sevindik.18
     
    İlmi tedrisen almayan ya da alamayan, fakat buna rağmen ilim adına çok büyük iddialarda bulunan kişinin artık başvuracağı tek yol kalmıştır: Kesbî olamadığına göre, ilminin vehbî olduğunu iddia etmek… Tarihçe-i Hayat’ta Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Said Nursî’ye rüyasında, ümmetine soru sormaması şartıyla ilm-i Kur'an’ın öğretileceğini müjdelediği iddia edilmiştir. Said Nursî, rüyaların delil ve hüccet olmadığını belirtmesine karşın, Kur'an ilminin kendisine Hz. Peygamber tarafından rüyada verildiğini söylemektedir. Delil ve hüccete dayanmayan bir yolla, Kur'an ilmi öğrenilemez, elde edilemez. Elde edilen bir şey varsa da bu, ilim olarak vasıflandırılamaz. İslâm, ilim edinme yollarını, bilgi kaynaklarını göstermiştir.
     
    Said Nursî bununla da kalmamış, hüccet teşkil etmeyen bu rüyaları, Nur Risaleleri’nin makbuliyeti (?) ve Hz. Peygamber’in bu risalelerden rızası (?) gibi büyük iddialarının da delili olarak göstermiştir. Onun bu iddiaları tıpkı, samandan bir temelin üzerine sağlam bir ev inşa ettiğini ileri süren birinin iddiasına benzemektedir.
     
    Şimdi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rüyada görülme meselesini ele alalım:
     
    O buyurmuştur ki:
     
    "Rüyasında beni gören, (hak olarak) beni görmüştür, çünkü şeytan ben(im suretim)le hayale giremez."19
     
    "Beni rüyada gören, hakikaten görmüştür, çünkü şeytan benim şeklime giremez."20
     
    Mevdudî der ki:
     
    Bu hadis-i şerifin izahı şöyledir: Bir kimse, Hz. Peygamber’i kendi şekli ve sureti ile görürse, gerçekten Hz. Peygamber’i görmüş olur. Çünkü şeytana Hz. Peygamber’in şekline girerek birini aldatabilme gücü verilmemiştir. Bu açıklamayı Muhammed b. Sirin yapmıştır.
    İmam Buharî onun şu sözünü nakletmektedir:
     
    "Peygamber’i rüyada görmek, kişinin onu ancak hayatında vasıflandığı sureti üzere gördüğü zaman gerçekleşir."21
     
    Allâme İbn Hacer, sağlam senetlerle şöyle rivayet etmektedir: Bir kimse İbn Sirin’e, "Ben rüyamda Hz. Peygamber’i gördüm deyince" ne şekilde, ne biçimde gördüğünü sorardı. O kimse Hz. Peygamber’in şekline ve şemailine uymayan bir biçim söylerse, İbn Sirin ona:
    "Sen Hz. Peygamber’i görmemişsin" derdi. İbn Abbas’ın tutumu ve davranışı da aynıydı.
    Nitekim Hâkim, senediyle bunu nakletmiştir. Doğrusu şu ki: Hadisin sözleri de bu manayı tevsik ve ispat etmektedir. Bu hadisin sahih senetlerle nakledilen sözlerinin hepsinden anlaşılan şey, şeytanın Hz. Peygamber’in şekline giremediğidir. Yoksa herhangi bir şekle girerek, insanı Hz. Peygamber’i gördüğünü zannettirerek aldatması değil.22
     
    Bu konuda, birçok âlimin görüşü bu minval üzeredir. Şeyh Alâaddin der ki: Demek ki, sahih olan rüya Resulullah’ın sahih bir nakille sabit olan suretini görmektir. Şayet, biri bu suretten başka bir surette Resulullah’ı rüyasında gördüğünü zannederse; o, Resulullah’ı görmemiştir.23
     
    Bazı kimseler, "Eğer şeytanın hilesinden korunmak, Hz. Peygamber’i sadece kendi asıl şekli ile görülmesi şartına bağlı olsaydı, o zaman bu koruma, ancak sağlığında Peygamber’i görmüş olan kişiler için mümkün olurdu. Daha sonraki dönemlerde gelen kimseler, rüyalarında gördükleri şahsın suretinin Hz. Peygamber’e veya başka bir kimseye ait olduğunu nasıl bilebilirler?" diye soruyorlar. Böyle bir sorunun cevabı şudur: Daha sonraki dönemlerde gelen kimseler, rüyalarında gördükleri şahsın Hz. Peygamber olduğunu tam bir güvenle söyleyemezler. Ama rüyalarının manasının ve konusunun Kur'an-ı Kerim ve Sünnetin bildirdiklerine uyup uymadığını kesin olarak bilebilirler. Eğer bu rüya, Kitaba ve Sünnete uygunluk gösteriyorsa, o zaman gerçekten rüyasında gördüğü kimsenin Hz. Peygamber olması ihtimali çok daha fazladır. Çünkü şeytan bir kimseye doğru yolu göstermek için değişik şekle giremez.24
     
    İmam Mazirî, bu hadisin açıklamasında şöyle der:
     
    Bazen bir kimse hayal ettiği bir şeyi görür gibi olur. Çünkü hayal ettiği şeyin âdeta gördükleri ile bir bağlantısı vardır. (…) Bir kimse rüyasında Peygamber’in, kendisine katli haram bir kimseyi öldürmesini emir buyurduğunu görse; bu, hayal edilen sıfatlardan olur, görülen şey değildir.25
     
    Aynı konu hakkında Mevdudî de şunları söylemiştir:
     
    Eğer bir kimse rüyasında Hz. Peygamber’i görse de, ondan herhangi bir emir alsa veya bir şeyi o kimseye men etse ya da din konusunda ondan bir çeşit işaret ve ima yollu bir şey görse; o gördüğü, duyduğu şeylerin Kitapta ve Sünnette benzerini görmeden onlara uyması, uygulaması caiz değildir. Allah Teâlâ ve Peygamberi, din konusunda, bizi rüyalara, ilhamlara ve keşiflere bırakmamış, hakkı ve batılı, doğruyu ve yanlışı pırıl pırıl bir Kitap ve senetli, delilli bir Sünnet içinde önümüze koymuştur. Eğer gördüğünüz bir rüya veya keşif yahut ilham, Kitaba ve Sünnete uygun ise, o zaman Peygamber’i görmeyi nasip etti diye veya keşif ve ilham nimetini lütfetti diye Allah’a şükrediniz. Ama o gördüğünüz rüya, Kitaba ve Sünnete ters ve aykırı ise, o zaman da onu reddederek, böyle denemelerden ve imtihanlardan koruması için Allah’a yalvarınız.
     
    Bu inceliği anlayamamaktan dolayı pek çok kimse, dalâlete düşmüştür ve düşmeye devam etmektedir. Bizzat tanıdığım bazı kimseler rüyalarında, inandıkları sapık bir mezhebin kurucusuna Hz. Peygamber’in iltifat ettiğini veya onu desteklediğini gördüklerini zannettiklerinden dolayı, o sapık mezhebe bağlanmışlardır. Eğer onlar, rüyada gördükleri herhangi bir insan şeklinin Hz. Peygamber olamayacağı ve Hz. Peygamber’i gerçekten rüyada görmek nasip olsa bile, onunla dinî bir hüküm elde edilemeyeceği gerçeğini bilmiş olsalardı, böyle bir sapıklığa düşmezlerdi.26
     
    Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki:
     
    "(…) Rüya üç türlüdür: (…) Üçüncüsü: Kişinin kendi kendine konuştuğu
    (düşündüğü) şeylerden meydana gelir. (…)"27
     
    İbn Mace’nin sahih bir senetle rivayet ettiği hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Şüphesiz rüya üç çeşittir: (…) Rüyaların bir kısmı da insanın uyanık iken arzulayıp azmettiği, sonra da uykusunda gördüğü şeydir. (…)"28
    Risale-i Nur şakirtlerinin gördükleri rüyalar, muhtemelen bu kabildendir.
     
    Çünkü Said Nursî ve talebeleri; Said Nursî ve Nur Risaleleri için Allah’ın Kitabından,
    Resulün hadislerinden, tabiat olaylarından, hatta gündelik basit olaylardan bile çeşitli şekillerde işaretler, remizler, imalar, tevafuklar, tebşirler… çıkarabilmek için akla hayale gelmeyecek yorumlara başvurmuşlardır. Dolayısıyla, gerek Said Nursî’nin gerekse talebelerinin şuuraltlarındaki bu konularla rüyalarında da meşgul olmaları kuvvetli bir ihtimaldir.
     
    Hz. Peygamber’i, güya Said Nursî’ye saygısından, dayanmış bir vaziyetteyken doğrultan; Hz. Ebu Bekir (r.a.)’e Peygamber’in huzurunda ve onun emriyle okuduğu hutbedeki hakikatlerin "Yirmidokuzuncu Söz"de izah edildiğini söylettiren… bu rüyaların sadık rüya olmasına olanak yoktur, bunlar adgas-ı ahlâmdan ibarettir. Said Nursî’yi ve talebelerini yalancılıkla itham etmemekle beraber, Hz. Peygamber’in şu hadislerini de hatırlatmak yerinde olacaktır:
     
    "Görmediği bir rüyayı gördüğünü iddia ederek yalan söyleyen, (kıyamet günü) iki arpa tanesini birbirine düğümlemekle mükellef kılınır ve bunu yapamamasından dolayı ona azap edilir."29
     
    "Beni rüyada gören, hakikaten görmüş olur. Zira şeytan, benim suretimle temessül edemez. Bir de, benim üzerime bilerek yalan uyduran, cehennemdeki yerine hazırlansın!"30
     
    Gerçekten Peygamberimizi rüyasında görmeyen kimsenin, gördüğünü iddia edip rüyasından bütün naklettikleri, hadis uydurmakla aynı hükümde olup, bu kişi anlattıkları ile kendisini yukarıdaki hadiste belirtilen vaid’e31 dâhil etmiştir. Allah bizleri korusun.32
     
    Bütün bu aktardıklarımız göstermektedir ki, Said Nursî ve şakirtleri davalarını ispat edebilmek için birtakım rüyalara sığınmışlardır. Bunlara tâbi olanların birçoğu da, rüyalarında gördükleri ile hareket edip, bunlara inanmışlar ve arkalarından gitmişlerdir.
     
    Anlatılan bu rüyaların Nur Risaleleri’nde uzun uzun zikredilmesi tesadüfî değildir. Zira bu çeşit rüyalar, safdil ve basit insanları aldatmada kullanılan en yaygın vesiledir.
     
    Bildiğimiz gibi, avam tabakasının ve cahillerin büyük bir kısmı rüyaya bağlanırlar, rüyadan gelen her şeyi tasdik ederler, onu hayatlarında takip edecekleri yolu aydınlatan bir ışık sayarlar; alâmetlerini, hayallerindeki kalıntıları incelemeye koyulurlar.
     
    (…) Bu yalanlara ancak aklında delilik, gönlünde maraz bulunanlar; avam tabakasına, cahillere, bönlere karşı kalpleri hakikatlere yalan karıştırmak ve meramına erişmek için vasıta olarak kullandığı habis maksatlarla dolu olan kimseler inanabilirler.
     
    Rüyaların büyük bir kısmı tevili olmayan kompleks şeylerdir. Onlar, ya ruhî hastalıkların bir neticesidir veya aklî bozukluklardan, vücut hastalıklarından doğar. Yahut da insanın farkında olmadan şuuraltında saklanan ve herhangi bir sebeple uygun bir zamanda şuur üstüne çıkan, başından geçmiş eski hadiselerin tesiriyle meydana gelir.


    Sadık rüyalar azdır. Bunlar doğru olmakla beraber, zannî delildir ve üzerine itikadî esaslar kurulamaz, bir fikrin ispatına veya dinî hükümlerden herhangi birine delil olamaz.33
    _______________
     
    16- Tarihçe-i Hayat, 32, İlk Hayatı.
     
    17- Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 21-22, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Sadakatta Meşhur Olan Barlalı Süleyman’ın
    Vazife-i Sadakatını Tamamiyle Yapan Isparta Süleymanı Rüşdü’nün Bir Fıkrasıdır.
     
    18- Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 102; Şuâlar, 564, Birinci Şua/Yirmialtıncı Âyet.
     
    19- Buhārî, Ta‘bir, 10/13.
     
    20- Müslim, Rü'yâ, 1/10
     
    21- Buhārî, Ta‘bir, 10/12.
     
    22- Ebu’l-Alâ el-Mevdûdî, Resâil ve Mesâil: Meseleler ve Çözümleri, çev. Yusuf Karaca, Risale Yayınları, İstanbul
    1990, 4/9-10.
     
    23- Şeyh Alâaddîn, İmam Nevevî’nin Fetvalarının Şerhi, çev. Abdülbari Polat, Kahraman Yayınları, İstanbul 1988,
    342.
     
    24- Mevdûdî, Meseleler ve Çözümleri, 4/10-11.
     
    25- Nak. Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Neşriyat, İstanbul 1977, 10/26-27.
     
    26- Mevdûdî, Meseleler ve Çözümleri, aynı yer.
     
    27- Müslim, Rü'yâ, 6.
     
    28- İbn Mâce, Ta‘bir, 3/2907.
     
    29- İbn Mâce, Ta‘bir, 3/2907.
     
    30- Buhārî, İlim, 39/51.
     
    31- İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için, ileride olacak kat'î hâdiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.
     
    32 Rüya, bu yolun yolcularınca batıl iddialarını delillendirmek (?) üzere en sık kullanılan kanıttır. Örneğin, Muhyiddin b. Arabî bir gece rüyasında Peygamber Efendimizi görür. Peygamber Efendimiz elinde bir kitap tutarak; "Bu Füsûs-ül-Hikem kitabıdır. Bunu al ve insanların faydalanması için muhteviyatını açıkla." buyurdu.
    Muhyiddin-i Arabî de sevgili Peygamberimizin manevî işaretine uyarak, emir ve ilham ile kitabın ihtiva ettiği hususları ne eksik, ne de fazla yazdı. (Evliyâlar Ansiklopedisi, İhlâs Gazetecilik Holding A,Ş., İstanbul 1992, 9/170.)
    İbn-i Farid bir gece rüyasında Resulullah Efendimizi gördü. Resulullah Efendimiz ona: "Sen kime mensupsun?" buyurunca; "Süt valideniz Halime’nin bağlı olduğu Benî Sa’d kabilesine" diye cevap verdi. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; "Bilakis senin nesebin bana bağlıdır. Yani, sen benim sevgimle dolusun, benim sünnet-i seniyyeme bağlısın." buyurdu. (…) İbn-i Farid şöyle der; Kaside-i Tâiyye’yi tamamladıktan sonra, rüyamda Resulullah Efendimizi gördüm. Buyurdular ki: "Kasidene ne isim koydun?" Ben de: "Ya Resulallah! Levâîh-ül-Cinân (Revâic-ül-Cinân) ismini verdim." dedim. O zaman Resulullah; "Hayır, ona Nazm-üs-Sülûk adını ver." buyurdu. Ben de Kaside-i Tâiyye’ye bu adı verdim. (Evliyâlar Ansiklopedisi, 7/145-146.)
     İsmail Hakkı Bursevî (v.1725/1137) hazretleri Tefsîr-i Rûh-ul-Beyan’da şöyle buyurur: "Manevî pederim, Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin delâleti ile, birgün rüyamda Resulullah Efendimiz bana lütfedip arkamı sığadılar. Tatlı bir ifade ile "ümmetim için bir tefsir yaz!" diye emir buyurdular. Bunun üzerine Allah Teâlâ’dan ve Resulullah Efendimizin
    ruhâniyetinden yardım isteyerek üç ciltlik bir tefsir yazdım." (Evliyâlar Ansiklopedisi, 7/347.) Şemseddin Habibullah.
    İbn Mirza Can (v.1701/1113) hazretleri şöyle anlatmıştır: "Bir defa cihanın süsü ve kâinatın serveri olan Peygamber Efendimizi rüyada görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübarek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnada susadım. Serhend büyüğünün oğulları, yani İmam-ı Rabbanî hazretlerinin evlâdı da orada idiler. Resulullah, onlardan birine su getirmesini emir buyurdu. Fakir; "Ya Resulallah, onlar benim pirimin evlâdıdır." diye arzettim. "Onlar bizim sözümüzü tutarlar." buyurdu. Onlardan bir aziz, kalkıp su getirdi.
    Kana kana içtim. Sonra; "Ya Resulallah, hazretiniz Müceddid-i elf-i sani hakkında ne buyurursunuz?" diye arzettim. "Ümmetimde onun bir benzeri yoktur." buyurdu. "Ya Resulallah! İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat’ı, mübarek nazarlarınızdan geçti mi?" dedim. Buyurdu ki: "Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku!"
    Ben de, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin bazı mektuplarında geçen ve Allah Teâlâ için; "O, vera-ül-vera sonra yine vera-ül-vera’dır, yani Allah Teâlâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir" buyurduğunu okudum. Resulullah Efendimiz bunu çok beğendi ve "Tekrar oku!" buyurunca, tekrar okudum. Bu ifadeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey devam etti. Sabah olunca büyüklerden bir zat erkenden gelip bana: "Ben bu gece rüyamda sizin bir rüya gördüğünüzü gördüm. O rüyayı bana anlat!" deyince, anlattım. Çok beğenip, hayret etti. Ben gördüğüm bu rüyada, Resulullah Efendimizin mübarek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamamen nur ve huzur içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rüyanın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım." (Evliyâlar Ansiklopedisi, 8/118.)
    Mir Muhammed Numan (v.1650/1069) şöyle anlatır: Yine bir gün Resulullah Efendimizi rüyada gördüm. Hazret-i Ebu Bekr de yanındaydı.
    Buyurdular ki: "Ey Ebu Bekr! Oğlum Muhammed Numan’a de ki, "Şeyh Ahmed’in makbulü benim makbulümdür.  Şeyh Ahmed’in merdudu (reddettiği) benim de merdudumdur. Benim merdudum da Allah Teâlâ’nın merdududur." Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; "Elhamdulillah ki, ben Hazret-i İmam’ın makbulüyüm. O hâlde Allah Teâlâ’nın da makbulü oluyorum." diye içimden geçirdiğimde, Resulullah Efendimiz Hazret-i Sıddık-ı Ekber’e buyurdular ki; "Oğlum Muhammed Numan’a de ki; Onun makbulü olan, Şeyh Ahmed’in de makbulüdür, benim de, Allah Teâlâ’nın da makbulüdür. Onun merdudu, Şeyh Ahmed’in, benim ve Allah Teâlâ’nın merdudumuzdur." (Evliyâlar Ansiklopedisi, 8/242.) …
     
    33- Muhsin Abdülhamid, Hakīkatü’l-Bâbiyye ve’l-Behâiyye: İslâma Yönelen Yıkıcı Hareketler (Bâbîlik ve Bahâîliğin İçyüzü), çev. M. Saim Yeprem-Hasan Güleç, DİB Yayınları, Ankara 1986, 105.

Yorum Yazın

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.