Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Rezzan’ın Düşü (II)


21 Ocak 2011 00:01

Yorum Yapılmamış

Ev huzurluydu artık, sorunlarını dışa vurmanın rahatlığı vardı. Haki renkli, rütbesiz askerin süreceği uzun servis otobüsü hazırdı. Şehrin havası puslu ve gizemli sisten görünmüyordu. Caddeler, sokaklar gidildi kalabalıklardan, şehrin gürültüsü, matkap gibi beynini deliyordu Rezzan’ın, üstelik kesim makasının gürültüsüne bile tahammülü kalmadan katlanıyordu. Niçin çalışıyordu? Tüm huzursuzluğun karşılığı mıydı bütün bunlar? Uykusuz gecelerden geriye kalan neydi? Kırışmakta yüz tutan yüzünde çizgiler öbek öbek dert doluydu. Yaptığı fondöten ağırlıklı makyajı bile gizleyemiyordu ezilmişliğini, bakımsızlığını ve en kötüsü de ölmüşlüğünü…

“ Abla, çok daldın, çayını soğutma “ sözüyle irkilip kendine geldi. Soğumuş çayını yudumladığında, ağrıyan boğazını biraz olsun yumuşatabilmişti. Makine sesleri sanki birbirleriyle yarışıyordu. Gündüz, görevini geceye terk etmeye başladığında, yorulduğunu hissedip tabureye cansız bedenini zor attı. Ayakları artık isyanlardaydı. Makineler sustuğunda akşamın yedisiydi. Çalışanlar, akşamın son rötuşlarını tamamlayıp, yuvalarına dönmenin hazırlığını yapıyorlardı. Rezzan arkadaşlarıyla vedalaşıp, adımlarını şehrin kalabalık caddesine bıraktı. Dalgın yürüyordu çoğu kez. Vitrinlere baktı, kendini donuk mankenlere benzetti. Modelleri yorgun beynine kilitledi. Servis arabasının kalkmasına henüz yarım saat var, ne yapmalıyım diye adımlarını geriletti. Modern alışveriş merkezinin, dönerli kapısından içeri girdiğinde, her taraf pırıl pırıldı. Işıkların çokluğu ekonomiyi isyan ettirir cinstendi. Kırmızı, portakal, sarı ve yeşil tonların hakim olduğu tabelanın altındaki Rain Bowling salonunun önünde bulunan metal sandalyeli masalardan birisine oturup soluklandı. Bowling salonu çok genişti. Mor ve uçuk mavi rengin hakim olduğu, hoş renkler insanı ağır topların lobutlar üzerindeki baskısına yönlendirmeye yetiyordu. Modern giyimli ve ekose desenli papyonlu garsonlar, müşterilerini bir av gibi izlemenin kazancı içindeydiler. Rezzan, Bowling salonundan gelen gürültüyü merak etti. Henüz oturduğu yeri terk edip, içeri daldı. Bankanın sponsorluğundaki “Marmara Birinci Bowling Turnuvası”, sunucu ile seyirci arasında oldukça ciddiydi. Alışveriş merkezinin modernliği ve kendine has kalabalığı varla yok arasında nane mollaydı. Kültür merkezinin kalabalığı ise, aksine kırk yıllık kahvenin hatırı gibi acıydı. Birkaç sanatseverin dışında, Mevlana’nın felsefesini tuvale yansıtan ressam Cengiz Çeliker’in resimlerine yoğunlaşan kimsecikler yoktu. Buna karşın bowling salonunda büyük bir hareketlilik vardı. Turnuvanın heyecanı tüm seyircileri sarmıştı. Her şeyden önemlisi de basının büyük ilgisi yadsınmazdı. Yer yer beyazlaşan uzun saçları burnunun ucuna düşen gözlükleri ve bej pantolonuyla büyük bir zıtlık oluşturan vişne çürüğü parlak gömleğiyle ellisini aşkın yaşına rağmen, sıska denecek kadar zayıf görünümlü sunucu olduğu tahmin edilen adamın konuşmalarını ve hareketlerini anlamak mümkün değildi. Rezzan, 50 cent Dmx icecube topluluğun müziği ile coşan gençler gibi olmak istedi. Ressam, yuvarlak ve beyaz örtülü masasında, arkadaşı çoban ressam Süleyman Şahin ile, düşünceliydiler. Kıvrık saçlı ve top sakallı ressamın entel gözlükleri ardındaki gizemliliği tablolarına rengarenk yansımıştı. Kırmızı , lacivert ve morun anlamıyla Mevlana’nın sevgi dolu dünyasını bütünleştirirken ve fırçasının emeğini yansıtmanın gururunu pek yaşayamadı. Ressamlar, sessiz ve renksizdi. “ Bu ne duyarsızlık; bu ne ilgisiz bir toplum, bu milletin sanat damarlarından biri artık kopmuş, haykırışı, sevgiler paylaşılmadıkça değerini yitiriyorsa, sanat da paylaşılmadıkça, sanat için yapılanların anlam kazanamayacağını, sanatsız bir milletin de kültürü asla yakalayamayacağını yadsıdı. Mevlana’nın sınır tanımaz anlamlılığının , yayılması ve gökyüzüne dalgalanan semanın coşkusunun bütünleşmesi, yalnızca duvar üstünde mi kalmalıydı. Yoksa beyinlerdeki yerlerini mi alıp, anlam kazanmalıydı. Bowling salonundaki sponsor firma yetkilileri sevinçliydi. Basın, halk bütünleşmesini gerçekleştirmişlerdi. Bunun adı da bir nevi sanattı. Yani pazarlama sanatıydı. Bu sanatın önemi için gazetecilerin flaşı ardı ardına patlatmaları gerçeği yansıtır mı diye düşündüğünde, üzüldü. Rezzan, ressamın boynu büküklüğüne anlam veremedi. Bir tablonun satışının, ressamın yeniden alacağı boya ve tuval masraflarını, yeni eserlerin getirisini düşündü. Malzeme olmadan sanatçı olamayacağını kendi adı gibi biliyordu. Benim önümde kumaş olmasa, o elbiseyi ben üretemem ki karmaşıklığı içinde, kocası aklını kurcaladığında, yüreğinin cız ettiğini kanında hissetti. Sunucunun ortalığı hareketli hale getirme çabası madalya ve şilt töreniyle daha da canlandı. Ressam ise küskün köşesinde çayını yudumladığında, boğazındaki sıcaklığın düğümlendiğini yudumsadı. Kapıdaki açılımların beklentisi yüreğini dağladı. Ve sonunda dayanamayıp belli belirsizce ‘ Yazıklar olsun be memleketin sanat ilgisine’ diye sessizce ağlamayı tercih etti. Mevlana gibi arındı dünyadan, uçup uzaklarla bütünleşti. Her şeyin sahibine “ Sabır!… Sabır !…” sözcükleri salonun içinde dolandığında, kulak bile bulamadı. Alkışların ardı arkası kesilmiyordu. “Bulmak istersen ara!… / Görmek istersen Bak!… / Fakat, Aşk ile Sevgiyle…” dizeleri yanındaki gökyüzündeki bulutların arasına tuvalleşmiş Mevlana’nın belli belirsiz görünümlü oturuşu beyaz ve mutluydu. Kırmızı, lacivert ve mor desenlerin hakim olduğu tuvallerdeki anlamın özü, “ Savaşmak için gösterilen enerji, barış için harcansa, işte bu renk cümbüşü içinde mutluğu yakalarsınız” mesajını ressam zaten biliyordu. Tek bilinmeyen gerçek ise tablolarda dolaşmayan gözler ve ressamın elinde kalan tablolardı. Rezzan, gelen ikinci çayından bir iki yudum alıp, servisine yöneldiğinde beş dakikası kalmıştı. Caddenin karşısında servis arabasını gördü, birazdan gitmek istemediği yuvasına bırakılacaktı. Hayalleriyle baş başa kaldığı, otobüsün pencere kenarlarını çok severdi. Kırk beş dakikalık yolculuğu yine de kendince bitmek tükenmez bilmez yaşantısı gibi uzundu. Şehir ardında kayboluyordu ardında, ağaçların gölgesinde yol alan otobüsün pencere kıyıcığında gözleri dalgın öylece boşluğu seyretti. Askeri garnizona yaklaştığını fark etmedi bile, askerin, ‘efendim son durak artık’ uyarısının hoşnutsuzluğunu biliyordu. Buradaki yaşamın disiplini, içini daraltmaya yetiyordu. Otobüsün merdivenlerinden yorgun dizlerine hükmederek indi. Yeşil çimlere bakarak, ağaçların hışırtısı içinde evine yaklaştı. Çantasından anahtarını bir süre aradığında bulamadı. Cebinde olduğu aklına geldi, sinirle çıkartıp kapıyı açtığında, oğlu yeşil gözlerle karşısında özlemişliğini sundu…”

“ Hoş geldin anneciğim, nasılsın?”

“ Çoook yorgunum kuzum, baban evde yok mu?”

“ Nöbetinin olduğunu söyledi, gitti.”

“ Ohhh!… desene bu akşam seninle mutluyuz.” Gazinoya içmeye gitmiştir, oradan da nöbetine gider diye düşündü. Yorgunluğu biran olsun dağılmıştı. Zorda olsa gülümsemeyi başarabilmişti. Üzerini bile çıkartmadan, kocasının oturduğu koltuğa yerleşip, oğluna rol yaptı;

Kalın bir ses tonlamasıyla,

“ Getirsene benim rakımı!…” sözü ikisine de gülümsemeye itti. Odanın içi sessiz ve rahattı. Küfür eden, eziyet veren kocası yoktu. Bu gece ay başka doğduğu gecesinde, sigarasını ağzına kondurup, oğlu jest yapıp, el çabukluğu ile yaktığında, dumanlarda gülücükler ve mutluluklar dolaşıyordu. Yeni aldıkları videoya Kemal Sunalın defalarca izledikleri ve en çok güldükleri, Salako filmini yerleştirip, bir kez daha seyretmeye koyuldular. Bir ara mutfağa yönelen , çocuğunun sesine kulak verdi;

“ Anneciğim, aç değil misin? Kalk bak!… sana güzel bir sürprizim var!… çabuk koş gel yanıma.”

“ Neymiş o kuzum?”

“ Yanıma gel anlarsın.” Rezzan, mutfağa yöneldiğinde, tezgahın üzerinde pizzaya gözü takıldığında, mutluluğu bin kat arttı. Çaydanlığı, ocağın üstüne koydu. Kahkahalar yükseldikçe, çaydanlığın buharı da olanca hızıyla boşalıyordu.

Kocası gece nöbetini sonlandırmak üzereydi. Garnizon gecenin bir yarısı serindi. Kırağı, yeni kırpılmış çimenlerin üstünde pamuk tarlası berraklığında ışıldı. Rezzan, üşüdüğünü hissedip yatağına girdiğinde oldukça keyifliydi. Kocası, adım adım yaklaşıyordu iç huzurunu bozmaya. Sedat, İçeriye girip, her gün oturduğu yerine kuruldu. Bir süre sessizliğe daldığında, yorulduğunu kabullendi. Yatak odasına yöneldiğinde, odanın aydınlığı on beş vatlık lamba gibi sönüktü. Uyuyan karısını süzdü, yanına uzanıp uyumayı tercih etti.

Rezzan, mutlu bir gecenin ardından, erken uyanmıştı. Çabuk giyinmeye çalışıp, makyajını da öylesine yaptı. Çoğu zaman kahvaltıyı sevmezdi fakat yine de bir şeyler atıştırmanın gereksinimini vücudunun sadakası diye düşündü. Yorucu bir günün daha karşısında, direnmenin gücünü kendisinde bulmak istedi. Bulunduğu çalışma ortamında biran önce olmak ve evin sinir bozucu gerginliğinden uzak durmanın mutluluğunu yaşamak istiyordu.

Bekir, öğle üzeri uyanabilmişti. Yalnız olduğunu biliyordu, çocuğunun odasına yöneldi, kafasını içeri doğru uzattığında, odanın içi dağınıktı. Akvaryuma gözü iliştiğinde, “Suyunu da hiç değiştirmiyor bizim oğlan” dedi. Salona da, müzik setine arabesk kaset seçip, tuşlara dokunduğunda, yanık bir sesin salonda yankılanması hiç bitmiyordu. Çok severdi böylesi müzikleri, dertlerine ilaç olacağını zannedip, geleceğini düşlemek istemiyordu. Onun için geçmişe takılıp, nostaljik olmak bir gereklilikti.. Geceden özlemişti dostunu, çölde susamışçasına, buzdolabını hiddetle açtığında, şişenin sonu belli belirsizdi. Bir seğirtme de yenisini aldı. Mezeleri çıkardı ardınca , canı istemediğinde tekrar dolaba yerleştirip, dünden kalan pizzaya acaba taze midir diye dokunduğunda, midesinin boşluğuna rağmen yine de canı istemedi. Bir şişe rakı biraz peynir, biraz domates yetiyordu ona. İnce ve desensiz rakı bardağına koyduğu yarım sek rakıyı sulandırmak istemeden bir dikişte midesinin asitleriyle buluşturdu.

Rezzan, alın teriyle yoğuruyordu emeğini, bugün biraz olsun dinç olduğunu hissetti. Biliyordu ki bu saatlerde kocasının demlendiğini, hani az buzda içmezdi. Aslında bir alkol tedavisine gereksinimi olduğunu biliyordu ama bunu bir türlü söylemek cesaretini kendinde bulamıyordu. Bekir kafası dumanlandığında gerçek hayattan gittikçe uzaklaşıyor, bedeninin çürümesine aldırış etmeden, sinirlerinin hallaç pamuğu gibi darmadağınlığında karısına hazırlanıyordu. Çok şeyler takıyordu kafasına, ailesini, iş hayatını düşüncelerinden arındırıp, karısını düşündü. Tıpkı ilk gecenin heyecanı ile, uzun zamandır tenlerin uzaklığına anlam veremedi. İstek dolu arzusu, başaramam beyinsel emri ile istekli duygusu bir çırpıda sonlandığında, nefret duyguları tekrar ön planda yerini almıştı. Hep karısını suçlu gördü. Eşinin omuz çürümelerine, duygularını kemirmesine hiç aldırış etmeden suçluluk duygularını bastırmanın rahatlığını içinde yaşıyordu. Rezzan ise sevgi istiyor, eşinden duymadığı romantik sözler bekliyordu….

Şehir, bir kez daha yorgun düşmüştü. Caddeler araçlarla, kaldırımlar ana – baba günü, iğne atılsa yere düşmezdi. Otomobiller, milim milim, insanlar ise birbirlerine sürtercesine ilerliyordu. İşlerinden dönen kadınlar yürüyordu evlerine. Rezzan, hemcinslerini izledi. “ Acaba benim gibi çok kadın var mıdır?” diye düşünmekten kendini alamadı. “Kadınlar neden hep ezilirler? Kocaları tarafından, neden hep horlanırlar? Neden genelde kadınlar değil de erkekler içerdi?” sorularıyla dalgındı. Bir adam yürüyordu yanı başında, koluna girdiğinde mutluydu. Sevecen, kültürlü bir adamdı. Rezzanı sımsıkı sarmalamış sohbet ediyorlar, günlerini, çalışmalarını, hayallerini ve en önemlisi de geleceklerini anlatıyordu. Adam ani bir dönüşle, uğradığı kuyumcudan aldığı kolyeyi Rezzan’ın boynuna taktığında, mutluluktan uyar gibiydi… Kendi kendine, “ Şımartıyorsun beni!…” dediğinde, hızla gelen taksinin kornası hayallerini alıp götürmüştü. Servisteki yerini alıp, buğulu camın ardında gizlenmeye çalıştı. Şehir yine ardında küçülüp kaybolmaya başlamıştı. Dizleri iki büklüm kilitlenmiş, otobüsün dar koltuğunda, garnizona girildiğinde, şehrin gürültüsü yerini sessizliğe terk etti. Issız bir adanın sessizliği her yere çöktüğünde, yüzler donuktu. Yorgun ayakları bedenini oldukça zorluyor, bir türlü götürmek istemiyordu evin hırçınlığına. Yol boyunca yalpalıyor, hafif çantasını taşımak bile isyan ettiriyor, kemiklerini acıtıyordu. Kapının ziline isteksizce dokunduğunda yüreği yine ürkekti. Kapının ardındaki kocası, tahmin ettiği gibi gözleri kayık ve her an hırçınlaşmaya hazır bir deniz gibi dalgalıydı. “ Bakalım bu gece yine beni hangi olaylar bekliyor?” düşüncesini kocası okumuşçasına, dalgaların yavaşça sahile vurma hazırlığından anladı. Rezzan, fırtınanın kokusunu ciğerlerinde hissetmeye başladığında,

“ Nerdesin ulan!..?” sözleri şiddetli ve çok ağırdı. Rezzan, sorunun aptallığına yanıt vermek istemediğinde, “ Sana söylüyorum sana!…” sorusu ikinci kez, beynine balyoz gibi düşmüştü. Korkudan, “ Ancak “ sözcüklerini titreyen dudaklarından bırakabilmişti. Çocuğunun odasına yöneldi, oğlu ile konuşmak, dertleşmek istedi. Tek yaşama sevinci de oğluydu…

On beş senedir çektiği gecenin başlangıcıydı. Değişen hiçbir şey yoktu. Yine içki, yine kavga, sevgisiz, dahası da anlamsızlık. Birazdan kulaklarını çınlatacaktı. “ Geri zekalı kadın!…” sözcükleri mutfağa gidip, bir şeyler hazırlamak istedi. Salona girmemek, geceye kadar kalmak, paylaşmak istiyordu yalnızlığını. Bekir’se aksine, azgın bir boğa gibi saldırmak, kırmak ve parçalamak istiyordu huzurunu.

“ Buraya gel lan!…” sesine mecburen yöneldi. Kafasını salona uzattığında, kocası her günkü mekanında televizyon karşısında, içkisiyle yudum yudumdu. Dut misali dökülmeye her an hazırdı. İçeri geçerek kocasının karşısına oturduğunda gözleri de eşinin dudaklarındaydı. Bekir alaycı bir tavırla,

“ Anlat bakalım, neler yaptın bugün çok para kazanabildin mi?”

“ Hiiiç… ne olsun çalışıp durduk…” sesi ürkek ve yavaştı. Odanın içi uzun bir süre sessizliğe tanık oldu. İçki, bütünlüğünü bölük pörçük etmişti bir kez. Zaman ilerledikçe benliğini, kişiliğini parça parça edip, yarasa gibi ciğerlerini emiyordu. Karaciğerinin yorgunluğuna neden olan yüzündeki sivilcelerin yayılışına aldırış etmiyordu. Yaşam ve onun uzantısı gelecek onun için anlamsız, bir o kadar da boştu. Ayıkken hiç de öyle düşünmüyordu. Çoğu kez, çevresinde içkiyi artık bırakması için eleştirilirdi. “ Neden karını eziyor, dövüyorsun?” sorularını kabul etmez, “Ben bunun için genç görünüyorum, stresimi boşaltıyorum, elimde değil” kurnazlığını koz olarak kullanmanın restini karısına çekiyordu.

Alkol komasına girmesine ramak kaldığında, karısı ve çocuğunu korkutuyordu. İçki bile çıkmak istiyordu bedeninden. Hareketler, ada vapurunun ahesteliğinde oldukça yavaş ve şuursuzdu. Ellerini hızla koltuğun kenarına vurup, rahatlamak isteği anlamsızdı. Sehpanın üzerindeki küllüğü kaptığı gibi fırlatması, neler olacağının başlangıcıydı. Beynine hakim olamamanın, her şeyi paramparça yapma isteği içinde alev alevdi. Ürkekti yürekler. Dualar ediliyordu, fırtınanın dinmesi için. Rezzan, aciz ve şaşkındı. “ Yapma!… Yapma!..” çığlıklarının son bulması için çalışılıyor, ama nafileydi, ok yayından bir kez fırlamıştı. Bekir, yaşamışlığın ve geçen yılların acısı ve intikamını taşıyor, kabına bir türlü sığmıyordu. Karısını, saçlarının uzunluğundan yakaladığında, avuçlarında kalan sarı saçların çokluğuna umursamadan çıkartmadığı sivri uç ve yumurta topuklu ayakkabısının uçlarıyla dizlere ardınca vuruyor, morlukların çoğalması ve bacaklarda toplanan kanın akmasına bir vampirin kan emiciliğinde biraz olsun rahatladığını hissediyordu. Oğlu, hıçkırarak ağlıyor, ayırmak istiyordu ufacık bedeniyle, güçsüzlüğüne rağmen, kocasının elinden sabun kayganlığında bir an olsun sıyrılıp, kurtulmanın çaresini kendini banyoya kilitlemekte buldu. Oğlu, banyo kapısının ardında hıçkırık ve inlemeleri duydukça, “ Bir büyürsem!…” diye kinleniyordu babasına… Fırtına, biran olsun dindiğinde, rüzgar, odanın içinde sertçe esmeye devam ediyordu. Etrafa saçma sapan emirler dolaşıyordu. “ Bana, çabuk kahve yap!…” bağırması, belki barış ortamı sağlar düşüncesiyle morarmış ayakların seksekliğinde, gözyaşlarını silerek mutfağa girmenin çaresizliğini tattı. Sinirden boşalan ellerinin titremesine aldırış etmeden acı kahveyi güçlükle yaptı. Ürkek kanatların hareketliliğinde, kahveyi kocasına uzattığında, kocasının biran olsun sakinleşmesine sevinmişti. Oturmasını emrettiğinde, boynunu büküp, dizlerini karnına çekip, bir kaplumbağa korkaklığında yavaş ve donuktu. “ Sen var ya, çok geri zekalı bir kadınsın!… Hoşlanmıyorum senden, görürsün bak, yarın tezi yok boşanma dilekçesi vereceğim!…” tehdidiyle Rezzan başını kabuğundan çıkarmadı. “ Ya tekrar kudurur da azgınlaşır” diye aklından geçirdi. Gayri ihtiyari, ayağındaki terliğin sökülen ipliği ile anlamsızca oynadığında, çocuğunu düşündü. “ Bende bir haykırabilsem, yumruklarımı vurabilsem, geri zekalı diyen dudaklarına” derken, kinlenen dişleri yine gıcır gıcırdı. Ayrılmayı yıllardır denemesine rağmen, çoğu kez hep tehditlerle karşı karşıya kalmıştı. “ İşte o zaman seni yaşatmam” diye korkutulan duyguları suspustu.

Gece, uzadıkça uzuyordu, Bekir, her zamanki güçsüzlüğü ile yatak odasına çekildi. Aklınca bütün olanlardan sonra, Rezzan’la yatmayı aklından geçirdi, sevgisiz ve tekdüze. Rezzan içeride oyalanmak istedi. İçki kokan bedene dokunmak bile istemedi. İçeriden, sertçe “ Çabuk yanıma gel, yoksa ben senin yanına gelecem!…” tehdidi ile isteksizce alkol kokusunun her tarafı sardığı odaya teslim oldu. Huzursuz geceler, yine peşin sıra geliyor, şişeler boşaldıkça, balkonda depolanıyordu. Dayakları ve ızdıraplı geceler tükenmek bilmiyordu. Rezzan, kaçmak, uzaklaşmak istiyordu. Şu adam, köstek yerine bana bir destek olsa, piyasanın altını üstüne getirirdim umutları hep beklentide kalıyordu. Telefonun sesi ölüm kokuyordu. Bir başka çalmıştı gecenin on ikisine dayandığında, ‘Hayırdır inşallah’ sözleriyle ahizeyi kaldırdı.

Telefonun sesi ölüm kokuyordu. Bir başka çalmıştı gecenin on ikisine dayandığında, ‘Hayırdır inşallah’ sözleriyle ahizeyi kaldırdı.

“ Teyzeciğim!… Ne olursunuz çabuk gelin!… Babam annemi öldürecek, çok fena dövüyor!… Korkuyorum!… ” Teyzesi ve eniştesinin cankurtaran

hızlılığında içeri girmesine oğlu sevinmişti. Rezzan, küçük odada uzunca halının üstünde yattığı yerde inliyordu. Kocası yine içkili, üzerine kibrit yakılsa alev alacak kadardı. Beyaz atletine dökülen domates çekirdeği ve diğer meze artıklarının düşümü altındaki mavi düz pijamasıyla gözlerinde korku ve zavallılık hakimdi. Teyzesi sinirle,

“ Yetti artık be yetti!… Kadını öldürdün Allah da seni öldürsün emi!…” sert çıkışmasına Bekir, kedi gibi kısmıştı. Rol yapan tiyatrocu becerikliliğinde, yerde yatan eşinin üstüne kapanarak,

“ Canım, ne oldu sana?!… Ses versene !… seni çok ama çok seviyorum!… Ben köpeğin tekiyim, inan istemeden oldu, sinirlerime hakim olamadım!.. Affet beni!… Affet beni!…” yalvarışları, kadının hıçkırarak yattığı yerden ağlaması halının üzerini ıslatmaya yetmişti. Odanın içinde herkes nefretini kocasında odaklaştırmıştı. Pencereler açılmış, kolonyalar boşalıyordu enseye, bileklere. Ayılması imkansızdı, yıllar sıcaklığını alıp, buz kesmişti bedenini. Nabız dinlendiğinde kocasının acizliği, gittikçe artarak, alkolün sıkıştırmasıyla anlamsızlaşıyordu. Ambulansın gelmesi uzun sürmedi. Doktorun, steteskopla kulağında yaşamı beklediğinde, anlamlı gözlerle, ‘Ne yaptın be adam!. yazık değil mi bu kadıncağıza?!…’ sözlerini, gözlerindeki manalı bir bakışla bütünleştiren genç pratisyen doktor, uzun saçlarının dökümünü yukarı kaldırarak, görebildiği aralıktan,

“ Yatırmamız gerekiyor, sinirleri harap olmuş” dediğinde, bir yandan da, iğneyi Rezzan’ın vücuduna zikrediyordu. Çaresiz götürülecekti hastanenin beyazlığına, ambulans da mavi döngülerde uzaklaşıyordu kaygan caddeye rağmen…

Burak, fırsattan istifade, aile dostu babasının amirini çağırmada gecikmedi. Kelliği, iş arkadaşlarının çevresinde alay konusuydu. Genelde en hoşlanmadığı durumda, keliyle uğraşılmasıydı. Mehmet, bey, “ r “ leri kullanamaması sevimliydi. Olgun, anlayışlı ve kuvvetliydi. Bekir’i heybetle kollarından tutup, salonun boşluğuna çekip, nasihatine her zamanki gibi başladı.

“ Oğlum, sen ne biçim adamsın!…? İt he.if, şu zıkkımı doğu dü.üst içsene, ne istiyo.sun zavallı kadından?” Bekir,

“ Bırak!.. ağabey, beni ne olursun bırak beni!…” dediğinde, hem ağlıyor, hem de dağıtmak isteyen davranışlarla saçma sapandı. Amir, Bekir’in suratına yavaş gibi de görünse, elinin kabalığı ile ağırca vurduğunda, bir yandan da “ Evladım yaptığın doğru mu? “ tekrarlamaları ile elleri suratta gidip geliyordu. Adam, bir kere ürkmüş ve sinmişti bu kez. Karşısında böyle olmak gerekiyordu. Susmak çoğu kez ona cesaret veriyordu. Karısı da mı, böyle yapmalıydı? Gücü yalnız kadınlaraydı. Amirin hanımı,

“ Yürüyüşe çıkmıştık, bir uğrayalım da kahvelerini içeriz dedik, ne olayla karşılaştık.” Sözüyle, hastaneden dönen Rezzan’a,

“ Hadi hanım sen bize güzel bir kahve yap” demesi, gergin olan havayı yumuşatma çabasındaydı. Konuşuldukça sorunlar dökülüyor, dile geldikçe hatalar kabul edilmiyor, sinirler bir ileri bir geriydi. Bekir, hala alkolün etkisinde, bir ara küllüğü kaptığı gibi, önündeki mermer sehpaya olanca gücüyle vurduğunda, küllük tuz buzdu. Amiri, adamın küllüğü fırlattığı kollarından tutup kavradığında;

“ Ulan it he.if!… Bu küllüğü benim kafama mı vuruyorsun?” sinirlenmesiyle okkalı tokadını kayık gözlerdeki uzamış sakallarının üstünde gezdirdiğinde,

“ Döv!… bir de sen döv!…” ağlaması hıçkırıklara dönüşerek, dinmek bilmiyordu. Başını bir sağa bir sola çevirerek;

“ Beni anlamıyorsunuz!… beni anlamıyorsunuz!..”

Doktorların raporu nafileydi ezilen vücuduna. Yarınlara, yeniden ezilmelere, dayaklara, içkili kahırlara sorumluluğu onları bir kalkan gibi karşılamak zorunluluğu vardı. Kocası yine “ Geri zekalı kadın!… Geri zekalı kadın!…” diye haykıracak, sonra da çelişkiler yumağında hayat sürüp gidecekti, oynanan oyun misali, belki romantik, belki de asıl olan trajedice…”

SONSÖZ

Şairin dediği gibi; “Kim ne yaparsa yapsın, ömrünü nasıl ve nerede nasıl geçirirse geçirsin, övünen ve kendini dünyanın merkezi zanneden insan aslında;

“ Bir şeylere sevinir, üzülür ve geçer gider..”

Not: Bu eser, buraya kısa bölümü ilave edilmiştir. Ayrıca, kitaplaştırma çalışmaları devam etmektedir.

Okunma Sayısı: 109

Yazarın Diğer Yazıları

3020 Yılına Mektup

Size nasıl hitap etmeliyim, onu bilmiyorum ama Atatürk’ün “Cumhuriyet ilelebet payidar olacaktır.” Söyleminden yola çıkarak...

Egzotik Hindistan Ve Edebiyatı

Hindistan! Her şeyi ile birçok ülkeden farklı yaşayanların bulunduğu ülke! Attığınız her adımda yeni sürprizleri...

Varavara Roa’nın Özgürlük Savaşı

Not: Bu yazım Üvercinka Dergisi’nin Ağustos 2020 Tarih ve 70. sayısında yayımlanmıştır. Edebiyatın farklı dili...

İçimizdeki Casuslar

Ülkesinin menfaatleri için özel yetiştirilmişlerdir. Casuslar, bir başka ülkeye görevlendirildikleri planlar doğrultusunda özel yetenekli kişilerdir....

Bili Bili Gates ve Saz Ekibi

İnsanoğlu, Bermuda Şeytan üçgeni içine girmişcesine şaşkın bir halde! Komplo teorileri havada uçuşuyor. Hava derken...