ONU GÖREN GÖZLERİ GÖRDÜM
1987 yılının serin bir sonbahar günüydü. İstanbul, Beyoğlu’nun o kendine has telaşıyla çalkalanıyordu. Sıraselviler Caddesi’in, Arnavut taşları döşeli, o dar kaldırımlarında yürürken, solumda metal bir nehir gibi akan araçların gürültüsü, sağımda ise vitrinlerin renkli pırıltıları birbirine karışıyordu. Adımlarım hızlı, zihnim ise darmadağındı; küçük oğlum o sabah Taksim Hastanesi’nde dizanteri teşhisiyle yatıyordu. Onu annemin güvenli ellerine emanet edip AKM’deki görevime yetişmek için adeta rüzgarla yarışıyordum. Aklım evde, kalbim avucumda atan bir kuş gibi yavrumdaydı.
Tam o sırada, önümde hayatın hızına inat, ağır ve titrek adımlarla ilerleyen bir hanımefendi belirdi. Beyoğlu’nun dar kaldırımlarında ne yanından geçebiliyor ne de adımlarımı yavaşlatabiliyormuşum gibi hissediyordum. Üzerinde vakur bir şıklık taşıyan siklamen rengi bir tayyör, başında aynı zarafetle kondurulmuş bir fötr şapka vardı. Siyah fileli çorapları ve ince topuklu rugan ayakkabılarıyla, geçmiş bir İstanbul masalından çıkıp gelmiş gibiydi. “Herhalde buraların o meşhur sanatçılarından biri,” diye geçirdim içimden.
”Hanımefendi, az izin verir misiniz?” diye fısıldadım. Cümlem henüz havada asılıyken, hafifçe bana doğru döndü. İşte o an, topuğu Arnavut kaldırımının insafsız bir taşına takıldı. Sağ bileği burkulup dengesini yitirince, bir refleksle kolundan yakaladım. Göz göze geldiğimiz o saniyede zaman durdu, kalbim göğüs kafesime sığmadı.
Karşımda duran, Türk müziğinin efsanevi sesi Safiye Ayla idi.
Yüzünde hafif bir acı gölgesi dolaşıyordu ama sesi, sonbahar güneşinin ılık dokunuşu gibi sıcak ve sakindi:
“Olacağı varmış şekerim… İnşallah bir şey olmamıştır.”
Sebep olduğum bu kazadan ötürü utançtan yerin dibine geçtim. Özürlerim ardı ardına dökülürken, hemşirelik kimliğim bir can simidi gibi yetişti imdadıma.
“Efendim, adım Emine Pişiren AKM’de hemşireyim,” dedim telaşla.
“Sağlık odamız hemen şuracıkta. Lütfen müsaade edin, pansuman ve bandajla sizi rahatlatayım.”
O asil bakışları parladı, yüzüne meleklerin gülümsemesi yayıldı:
” Memnun oldum. Ben de Safiye Ayla…”
Ona sıcacık bir gülüş uzattım: İçimden geçenleri söyledim.
” Sizi hemen tanıdım efendim. Ayrıca çok şıksınız. Parisli hanımefendiler gibi giyinmiş siniz.”
“Ah güzelim, çok zarifsin. Teşekkür ederim. Seni melekler gönderdi bana… Kalbim de ne kadar temizmiş. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş. Ben de tam oraya gidiyordum. Allah’ım, ne büyük bir tesadüf!”
Meğer o gün, Atatürk’ün aziz anısına, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı yararına düzenlenecek o tarihi konser için geliyormuş. Onu koluma takıp AKM’nin sessiz koridorlarından geçerek sağlık odasına götürdüm. Önce incinen bileğine buz kompresi yaptım, ardından merhemlerle acısını dindirip dikkatle bandajladım. Onu sedyede dinlendirirken, çay ve kahve kokusuna karışan, tam iki saat sürecek o unutulmaz sohbet başladı.
O an, AKM’nin küçük bir odasında değil de sanki bir hayatın kuytusunda karşı karşıyaydık. İki öksüz kadının, yaralı çocukluklarına sarılması gibiydi her sözcüğümüz.
Ona şöhrete nasıl ulaştığını sorduğumda çorap söküğü gibi gelmişti hikayesi.
Sonra çay-kahve eşliğinde sohbet başladı. Tam iki saat… O geriye dönük anılarını anlatıyordu.
Savaş sonrası Türkiye’nin şartlarını, yetim, öksüz çocukluk ve yokluk yıllarını anlatırken içim bir tuhaf olmuştu. O yıllar içinde şöhreti, bir erkeğin ardında değil de nasıl onuruyla kazandığını anlatırken gözümde yücelmişti.
O günkü sohbetimizi hiç unutamam. Biz, iki öksüz kadının birbirine sarılması gibiydi.
Safiye Ayla’nın anlattıkları karşısında gözlerim dolmuştu. Eliyle elimi tuttu ve o da kendi hazin hikâyesini anlattı. Bebek’teki Çağlayan Darüleytam’da büyümüş. Babası doğmadan, annesi üç yaşındayken ölmüştü. Hastalıklı bir çocukluk geçirmişti; sık sık zatürre geçirip yataklara düşermiş. Sonra tüberküloz yakasını uzun yıllar burakmamış.
Bursa Kız Muallim Mektebi’ne de evlat edinildikten sonra gitmiş, ama geçirmiş olduğu hastalıklar eğitimini yarıda bırakmış. Bana nemli bakışlar uzatarak;
“Ben de öğretmen olmak istemiştim,” dedi yumuşak sesiyle.
“Ama yarım kaldı… hatta muallim mektebinden ayrıldıktan sonra İstanbul Eyüp ilçesinde bir mektepte yardımcı öğretmenlik görevi verildi. ”
Bu arada biraz yutkundu. Bakışları bulunduğumuz odanın camlarına daldı.
Sonra bana dönüp,
“Sen hiç sokakta kaldın mı güzelim?” Diye sorunca şaşırmıştım. İçimden ‘ neden sordu ki,’ diye geçirmiş,
“Hayır!” Olmuştu yanıtım.
O nemli bakışlarını gözlerime odaklayıp ” benim oldu. Bir hafta Eyüp camisini bilir misin?” Diye yeni ve şaşırtıcı ikinci soru gelmişti.
“Evet, bilirim. Hacı leyleği görmek için birkaç kez gitmiştim.”
“İşte o caminin musalla taşında uyuduğum çok geceler olmuştur. ”
Susmuştu.
Siyah takma kirpikleri arasından bana bakan manalı gözlerini, gözlerime odaklamıştı. Belli ki beni ölçüyordu. Ne hissettiğimi, nasıl tepki vereceğimi , gözlerinden gözlerime yansıtmaktaydı!..
Az önce açıkladığı gerçek sıradışıydı. Beklemediğim bir açıklamaydı. İçim ürpermişti.
“Musalla taşında uyumak mı? Ama neden? Hem siz yardımcı öğretmen değil miydiniz?”
Sonra ikinci sorum peş peşe ona yönelttim:
“Sizi evlat edinen aileniz destek olmadı mı?”
Diye fısıldadım.
Devam edecek
Emine Pişiren/ Akçay
Dip not: Anı yazının uzunluğundan iki bölüm halinde yazdım.
(“Onu Gören Gözler” adlı yazı dizisi/ Safiye Ayla– İstanbul’daki Bir Anım)














