Köprüye yaklaştıkça artan kalp atışlarım, ilk adımla birlikte, tavan yaptı. Çünkü o köprünün altından bir dünya akıyordu. Akan dünyayı, ay ışığında parlayan, şoseye benzettim.
Akan dünya, şose gibi, geniş vadinin ağaçları arasından, kıvrılarak ilerliyordu.
“Köprünün altından çok sular mı geçti?” Yoksa bir dünya mı geçiyor olayına tanık oldum.
Büyük su kütlesi, esintisiyle sessizce, hiçbir şeye aldırmadan geçiyordu. Ne tarafa yöneleceğimi bilemedim. Bakışlarımı bir noktaya yoğunlaştırdım, adeta olduğum yerde dondum kaldım.
Dikkat etmezsen, bulanık su kütlesini ve heybetli akışını fark edemeyecektim. Yalnız büyük bir su kütlesinin, gözü kapalı gidişini hissediyorsun. Köprünün üzerinde adeta duyarsızlaştım. Bir başka fark edilmeyen ise, suyun taşlara çarpması ve çağlamasıydı. Su, deredeki çağlamasını bırakmış, ırmakta sessizliğe dönüşmüştü.
Ağaçların arasından, sessiz ve kıvrımlar yaparak, korkunç bir görüntüyle, kahverengi su kütlesi yol alıyordu. Yol alırken, sessizliği anlaşılır gibi değildi. Bu arada suyun azalması ve çoğalması da anlaşılmayan özellikleri arasındaydı.
Irmağın görüntüsü ve yansıttığı serinlikten dolayı, içim ürperdi. Ürperdim fakat esintiyi de derin derin soluklandım. Yine de heyecanımın önüne geçemedim.
Işıklandırılmış lamba sisteminden elektrik akımının geçmesi gibi ışık saçmasa da yatağını doldurmuş, korku dolu duygularla akıyordu. Bir öğretmenimiz elektrik akımını ırmağın akışına benzetiyordu. Ne kadar haklı olduğunu köprüden izliyorum. Kıvrımlarda bir ırmak, bilmeden denize yönelmiş yılankavi hareketle sessizliğini bozmadan, canavarca gidiyordu. Nasıl bir güçse önüne kattığı her şeyi sürüklüyordu.
Taşıdıklarını bir an önce denize ulaştırmak istiyor ve hırsla akıyordu. Dinlenmesi mümkün değildi. Nedeni arkadan sıkıştıranların olmasıydı. Denizle bir an önce kavuşma arzusundaydı. Bu konuda tahminim; ırmak ile deniz uyuşmuyordu. Çünkü hayatın anlamı onların anlayışına göre birbirine tersti. Buna rağmen su kütlesi almış başını koşuyordu.
Irmak doğduğu yerden aldıklarının yanında, yol boyu da heybetine aldananları da kendine ekliyordu. Ayrıca zoraki de kattıkları oluyordu. Akan suya katılanlar, dalgalar arasında gözlerini açıyordu.
Böyle bir canavarın görünüşüne aldanıp suyun akışına kapılanlar, karanlık diplere çekilip susturulurken, düşüncesi, samimi, duru ve berrak olanları da diğerlerinin yanına atıyordu. Burularak gözünü kapatmış ilerlerken, ona dost kimse olamaz. Ezip geçme kuralını denize kadar uygular. Bu öyle bir kural ki, tek güç olduğunu her yerde gösterir. Akarım ve yakarım kuralını uygulayan bir ben vardır karşılarında.
Kayıkçı ırmağa yaklaştı. Balıkçı kıyafetini giymişti. Elinde oltası vardı. Kayığı çözdü ve küreğine dayanarak içeriye atladı. Kayık suya kapıldı, ilerlemeye başladı. Kayıkçı el sallayarak, suyun kıvrımlarında görünmez oldu.
“Balıkçı kayboldu,” Dedim. Arkadaşların gülme sesiyle kendime geldim ki, balıkçının suya girmesi ve kaybolması hayalmiş, fark edemedim.
Arkadaşların laf kalabalığı, ırmağı anlatmaya yetmedi.
Hasan TANRIVERDİ




















