KITALAR ARASI MARATON
Kıtalar arası maraton, Avrupa’dan Asya’ya bir spor heyecanıydı. Bu heyecanı yaşamak için sahnedeydik. Gerekli işlemleri yaptırdık ve spor kıyafetlerimiz ile hazırdık.
Bir gurup öğretmendik. Maratona katılacağımızı gören, koşu şartlarına uygun olmadığımıza karar verirdi. Bizleri at arabası çekse atlar pişman olurdu. Hiçbirimiz, köprüyü geçebilmeyi hayal bile edemiyorduk. Çünkü dizlerimiz yürümeyi dahi göze alamıyordu.
Belli ki binlerce maratoncunun arasına karışacağız.
Müdür yardımcısı, hükmünü verdi. Yol kenarında oturur, ağır ağır köprüyü geçer ve ilk vasıtayla geri döneriz. Kararlaştırdık.
Birbirine benzerler aynı yerde buluşurmuş. Köprüye aynı anda girdik. Yürümek güzel, özellikle köprüde yürümenin efsunkar havası bir başka. Köprünün konumu, çevreye hakimiyeti, boğazı kucaklaması da çok ahenkliydi.
Binlerce kişi köprüdeyiz. Çevremdekilerde, göbek almış başını gitmiş. En tipiğimiz ise müdürümüz. Müdür bey, koşmayı bırak zor yürüyor. Doktor ona demiş ki hiç mi aynaya bakmıyorsun. Arada bakıyorum ama ayna ince gösteriyor, ona aldandım, demiş.
Asya’ya geçtik ama dizlerimiz bedenimizi taşımıyor. Çürümüş elmanın daldan düşmesi gibi yere yığılmak üzereyiz.
Spor adına bizden bu kadar, dedi müdür bey. Peşinden fazla bile, dedim. Asfaltta baykuş gibi tünedik. Kimse kimseye aldırış etmiyor zannettik. Bir süre önce, öğrenciler yanımızdan fişek gibi “iyi koşular,” diyerek geçmişti.
Müdür yardımcısı maraton koşusundayız, kim demiş katılamayacağımızı. Geldik gördük ve gezmiş olduk. Dönüş yolunda ise koşanlara el sallarız. Bu da bizim sporculuğumuzu gösterir, dedi.
Müdür bey, köprüde yürümek adına, sağlık barajımı yıkamam. Bu vesileyle, çürüğe çıktığımı öğrendim, itirafında bulundu.
Kilosuna hürmeten ve bizden kopmadığından, müdür beyi, gurubumuzun birincisi seçtik.
Müdür yardımcısı, koşunun sağlık için önemini anlattı. Okul yıllarında gezi için dağa gitmişler. Dağdan hoşlanmamışlar ve arkadaşıyla geri dönmüşler. Ana yoldan patikaya sapmışlar ve yirmi beş kilometrelik yolu, kat etmek istemişler.
Patikaya geçtiklerinde yağmuru, koşarak karşılamışlar. Yol uzun gelmiş ve çok yorulmuşlar. Yanlış yola sapmışlar, buna rağmen, karanlıkla eve gelmişler. Yorgunluktan ayakta duramamışlar. Annesi sofra kurmuş yemiş ve yatmışlar.
Sabah olmuş, erkenden okula gitmişler. Okulda görevli öğretmen, çağırmış ve habersiz nereye kaçtınız diyerek, müdüre göndermiş. Müdür bey kızmış, bana niçin haber vermediniz, demiş. Özür dilemişler ve affedilmişler.
Müdür yardımcının arkadaşı, sizinkisi bir şey mi, üç arkadaş kayıkçının yanına vardık. Bizi kayığa aldı ve denize açıldık. Oltayla balık avlamaya başladık. Rüzgâr bizi daha açığa sürükledi. Av dalgalar tepemize çıkmaya başlayana kadar zevkliydi. Balıkçı, tam gaz kıyıya yanaşmaya çalıştı. Bir türlü varamadık. Yolu kaybettiğimizi zannettik.
Kayıkçı arkadaş, motor gücünü kullanıp dalgaları arkada bırakmaya özen gösteriyordu. Bize de nerede duracağımızı söyledi. Arada kayıktan su bile boşalttık. O halde kıyıya yaklaştık. Kayıkta hareketsiz kalmamız, denge açısından önemliymiş, biz de onu başardık.
Karaya ayak bastığımızda derin bir soluk aldık. Gerçekten büyük korku atlattık.
Bilmediğin işe kalkmayacaksın. Şimdiki gibi ne işin vardı koşuda.
Hasan TANRIVERDİ














