Bazen gitmek ister insan.
Bir yerden değil; kendine yabancılaştığı her şeyden.
Yollar aldatıcıdır. İnsan gittiği yere kendini de taşır. Bu yüzden en uzun yolculuk, yer değiştirmeden yapılanıdır.
İçine bakmayan insan, dünyayı suçlar. Oysa karmaşa dışarıda değil, daima içeridedir. Çünkü ruh ihmal edilirse susar. Sustukça ağırlaşır. Ve o ağırlık, zamanla kedere dönüşür. Keder, insanın kendini unutma biçimidir. Kendine çekilmek bir kaçış değildir. Bir arınmadır. İnsan orada fazlalıklarını bırakır; isimlerini, unvanlarını, korkularını, akla gelen onu rahatsız eden her şeyi…
Simone Weil der ki:
“Dikkat, sevginin en saf hâlidir.”
İnsan kendine dikkat kesilmeden, hiçbir şeyi gerçekten sevemez. Tabi akla hemen karantinamız olan yalnızlık gelir.
Yalnızlık sanıldığı gibi boşluk değildir. Sadece yanlış okunduğunda karanlık olur.
Doğru durulduğunda, insanı kendine teslim eder.
Kierkegaard’ın dediği gibi:
“En büyük umutsuzluk, kendin olmamaktır.”
İnsan, acının kalıcı olmadığını öğrenir zamanla. Keder bir öğretmendir; dersi alındığında çekip gider. Ve en sarsıcı hakikat şudur:
İnsanı en çok insanlar incitir. Çünkü herkes kendi yarasını, başkasının kalbine yaslar.
Kendine giden yol, kalabalıktan geçmez.
Sessizlikten geçer.
Cesaretten geçer.
Ve insan, kendine vardığında artık hiçbir yere kaçmak istemez.
Bazen de şöyle soruyorum kendime?
İnsanı üzen neden hep insanlar oluyor?
Hani Turgut Uyar’ın söylemi ne de şık düşer şu an: Demiş ya;
“Belki de yağmura gerek kalmazdı. İnsanlar bu kadar kirli olmasaydı.”
İşte o zaman özgürleşip kendine varıyor insan.
.
Yeni yılda, dünya barışının ve tüm güzel/iyi umutlarımızın gerçek olması dileğiyle…
Kalın sağlıcakla…
Emine Pişiren/Akçay























