Kaptan taka, kapıyı açtı ve çocuklar karşısındaydı. Çocuklar, bu ne hal dedi. Çocuklar, patikadan geldik, dediler.
Kaptan taka, askerliğini gemide yapmıştı. Terhis olduğunda kendine kaptan üniformalı elbise satın almış ve yıllardır onu giyiyordu. Köyde kaptan veya taka olarak anılıyordu. Elbise küçülmüş ve rengi solmuş ama ondan vazgeçmiyordu. Bu elbise benim hikayem, diyordu.
Kaptan, gençliğindeki fiziki hali kalmamış adeta küçülmüştü. Saçlar gitmiş, hayat onu tuz buz etmişti. Yüzümü nerede ise ben de tanıyamayacağım, diyordu. Son yıllarda alın ve göz altları tren hattı gibiydi. Ortanca oğlu köprünün korkuluklarından düşmüş ve hayatını kaybetmişti.
Kaptan çırpınsa da onu vilayete hastaneye götürememişti. Acaba götürmüş olsam sonuç alabilir miydim? Diye kendini sorguluyordu. Kurtaramadım çocuğumu, dinlemedi köprüden atladı. Başını taşa çarptı ve sudan çıkamadı.
Büyük oğlu nüfus memuru olunca kaptan rahat soluk aldı. Okudu da memur oldu, diye sevindi. Tarlada çalışırım, yeter ki görevini aksatmasın, diyordu.
Kaptan yaylayla ilgili eşyalarını, atının sırtına sardı. Yola çıktığında sabah yeni ışıyordu. Yaylada çayır biçilecek ve evin az çok onarımı da yapacaktı. Taka denmesini, sevmese de yapılacak bir şey yok, diyordu. “Taka neymiş yılda bir defa ancak denizi görüyorum,” diyordu.
Kaptan taka yolda karşılaştığı köylülerine, hayırlı günler diliyor ve atının yavaş yürüdüğünü söylüyordu. Biraz sonra, sırtında odun yüküyle gelen kadın, Kaptana selam verdi. Kaptan dere ağzına kadar bırakabilirim, dedi.
Kadın sağ ol evladım. Yolum uzun değil gidebilirim, dedi. Evladım ormanın ilerisinde, eşkıya yolu keşmiş, haberin olsun, dedi.
Kaptan teşekkür etti ve ilerideki ormana girdi. Ormanda sık dallı ladin ağacının dallarına görünmeyecek şekilde, eşyalarını astı. Hatta atın semerini de astı. Dikkat edilse de dalların sıklığından eşyalar fark edilemezdi. Kaptan ceketini, botları eski olmasına rağmen asıyor ve ayağına lastiklerini giyiyor.
Atın ön dişine kara bir bant yapıştırıyor, sırtına biraz odun bağlıyor ve yürüyor. Eşkıyalara yaklaşınca onların duyacağı, seste ağlamaya başlıyor. Ağlamayı ağıt haline sokuyor ve devam ediyor. Eşkıyalardan hiç etkilenmemiş numarası yapıp adımlarını biraz yavaşlatıyor.
Hayatın tüm kahrını çektim. Oğlum köprüden düştü. Diyerek ağıt yakmayı sürdürüyor. Soyarsanız soyun neyimi alacaksınız, demek istiyor. Bana vuran vurdu. Hayat çilesini yükledi.
Eşkıyalar kaptana acıdı ve ekmek peynir verdiler. Kaptan ekmeği ağzından çıkarmadan yedi. Sağ olasınız, dünya dur deseniz de dönüyor. Arada acaba ayda mı yaşasam diyorum, dedi. Onları obaya davet etti. Eşkıyanın ufak tefeği, atının iki dişi gitmiş obaya bile çıkmaz, dedi. Kaptan fidan gibi oğlum gitti de at gitse ne yazar, dedi.
Kaptan eşkıyalara garip bakıp beni sıcak tutacak bir şeyler verir misiniz? Diyor. Eşkıyalar da biraz önce aldıkları bir çanta dolusu eşyayı Kaptana veriyor. Kaptan çantayı sırtlıyor ve ağıtlarla adımlarını sıklaştırıyor.
Hayatın akışı bazen ovaya bazen de deryaya diyerek ilk sağa sapıp kaçıyor. Önünde merkezi karakola ulaşmaya çalışıyor. Karakolun arkasına atını bağlıyor ve kahvede bekliyor. Kimseye eşkıyadan bahsetmiyor.
İki saat sonra, eşkıyaları kasabaya götürüyorlar ve sorguya çekiyorlar.
Kaptan seviniyor. Geri dönüp eşyalarını ağacın dallarından alıyor ve obaya gidiyor. Obada da kimseye bahsetmiyor. Kaptan çayırını biçip kurutuyor. Kuru çayırı içeriye dolduruyor. Böylelikle iki hafta geçiyor.
Kaptan evin önünde odunlarını yararken, eşkıyalardan atının dişinden bahseden ufak tefek olanı selam veriyor. Beni tanıdın mı? Diye soruyor.
Kaptan başını sallıyor gözü ısırsa da tanımadığını söylüyor. Eşkıya seni bizimkilere gammazladılar, bir an önce kaçmalısın, diyor.
Kaptan hemen köye dönüyor ve şehre çalışmaya gidiyor.
Hasan TANRIVERDİ























