Uzun zamandır görmediğim arkadaşımla karlılaştım dün akşam üzeri. Ayaküstü söyleştik. Bana” nasılsın?” Diye sorar sormaz, az kalsın ” iyiyim” diyecektim.
Vazgeçtim.
Ona :
“Kalbim sızlıyor…” Dedim.
” AA, geçmiş olsun arkadaşım. Doktora gittin mi?”
Ona buruk bir gülüş uzattım: Sonra;
“Her şeyin bir anda yitip gittiği,
İnsanlığın öldüğü,
Bırakın dostu, arkadaşı, en yakının, ailelerin bile “tek bir kalemde” birbirini sildiği,
Annenin ile babanın evlatlarına kıydığı,
Evlatların anne ve babalarını “hiç” saydığı,
Kimsenin ardına bakmadığı şu aciz dünyadan öyle böyle gideceğiz…
Kalbimin acımaması için; söyle bana arkadaşım: Hangi kıymetli duygumuz kaldı?”
Sustu…
Suskunluğunu kışkırtmak istedim:
“Hadi bana birini söyle ki, var gücümle ona tutunayım…
Zira sarılacağımız tüm güzel olan duygularımızı, atmışlar dünya denen bataklığa…”
Ne yanıt verdi biliyor musunuz?
“…Eğer var gücünüzle bir şeye sarılmak istiyorsan; bir çocuğun gülüşüne, bir yaşlının duasındaki içtenliğe ya da sadece kendine duyduğun o saf şefkate sarıl. Dünya ne kadar “hiç”leşirse hiçleşsin, bir insanın acısını dindirme isteği hala bu dünyadaki en kıymetli hazinedir, arkadaşım…”
.
Susma sırası bana gelmişti. Ona buruk bir gülüş uzattım sadece. Ayaküstü kuru sıkı felsefe dinleyecek halim yoktu.
Sizce komşumdaki yangında binlerce çocuk can çekişirken, gülüşlerinde ki güvercinler ölmüşken, hangi çocuğun gülüşüne, sarılayım?
Hangi yaşlının duası kabul oluyordu ki, ona gideyim?
“Bir Pandora kutusu, tutturmuşlar: İçinde “Umut” varmış.Ona sarılayım ben de” kendi kendime söylenerek evimin yolunu tuttum.
Neyse içim dışım böyle iken size de mutsuzluk bulaşmasın.
Kalın sağlıcakla
Emine Pişiren
@herkes























